**Sevilmeyen**
Beren, çocukluğundan beri isminden nefret ediyordu. Eski kafalı, bayağı bir isimdi. Büyüdüğünde annesi ona babasının gençliğinde bir aşkı olduğunu anlattı: güzel ve ışıltılı bir kadın, Beren. Babası ona deliler gibi âşıkmış, ama o reddetmiş, başkasıyla evlenmiş.
“Sonra benimle karşılaştı. Sen doğduğunda da onun ismini verdi. Gençlik aşkını bir türlü unutamadı,” diye anlattı annesi sakin sakin.
“Peki sen hiç kıskanmıyor musun?”
“Hayır. O hem seni hem de beni seviyor. İlk aşk asla unutulmaz. Senin de bir gün öyle bir aşkın olacak,” dedi annesi, saçlarını okşayarak.
“Onun Beren’i de benim gibi çirkindi herhalde?” diye söylendi kız.
“Ne saçmalıyorsun sen? Çirkin ördek yavrusu masalını hatırlıyor musun? İsmin o kadar rahatsız ediyorsa, büyüyünce değiştirirsin. Hangi ismi istersin?” diye yatıştırdı annesi.
Beren aynanın karşısına geçip farklı isimleri söyleyerek kendine yakıştırmaya çalıştı. Ama hiçbiri oturmuyordu. İç geçirdi; başka bir isim onu daha güzel yapmayacaktı. Zaten insanı güzelleştiren isim değildi. Üstelik alışmıştı.
Ama kimsenin babasının ilk aşkına duyduğu gibi bir aşkla onu seveceğine ihtimal vermiyordu. Soluk, belirsiz renkli saçlar, küçük dar gözler, sivri çene… Kısacası çirkinin tekiydi.
Babası, Beren’i neredeyse içkiyi sevdiği kadar çok seviyordu. İşten eve dönerken sık sık ucuz bir meyhaneye uğrar, birkaç kadeh atardı. Sarhoş olunca da iyice yumuşardı. Beren’e mutlaka bir şeyler getirirdi: çikolata, şekerleme, oyuncak… Para vermeyi de ihmal etmezdi. Beren biriktirir, istediği şeyleri alırdı.
Liseden mezun olacağı sene babası öldü. Eve dönerken nehre yakın bir yerde çocuklar top oynuyordu. Top suya düşünce almaya kalktı. Sarhoştu, boğuldu.
Annesi ardından ne kadar kötü söz varsa söyledi. Onları yalnız bıraktığı için. Beren okumalıydı, ama nasıl? Köyde ne gelecekleri vardı ki?
Beren sessizce ağladı. Gitmek istemiyordu ama annesi ısrar etti.
“Burada ne işin var? Git, belki bir kısmet çıkar,” diye üzüntüyle mırıldandı annesi.
Böylece şehre gitti. Doktor olmayı hayal ediyordu ama köy okulundan sonra tıp fakültesini kazanamayacağını biliyordu. Sağlık meslek lisesine yazıldı. Beyaz önlükler onu çekiyordu.
Yurtta oda arkadaşı güzel Meryem’di. Allah ona bol bol güzellik vermişti. Dalgalı koyu saçlı, ela gözlü, buğday tenli, dolgun dudaklı… Üstelik fiziği de harikaydı. Beren’in onun yanında sönük kalması normaldi.
Beren ona gıpta ederken, Meryem de bu kıyas sayesinde kendini bir güzellik kraliçesi gibi hissediyordu. İkili geçiniyordu, ta ki Meryem üniversiteli bir gençle tanışana kadar.
Beren ilk görüşte aklını kaybetti. O kadar yakışıklı birine kim hayır diyebilirdi? Bazen Meryem’i yurtta ziyarete gelirdi. Ama Meryem derslerine çok çalışırdı, notları yüksek tutup tıp fakültesine girmek istiyordu. Selim sabırsızlanır, beklerdi.
“Daha çok var mı?” diye sorardı.
“Sinemaya Beren’le git. Yarın sınavım var,” diye savuştururdu Meryem.
Beren karanlık salonda onun yanında oturmayı dört gözle beklerdi, ama Selim hiç davet etmedi. Oturur, iç çeker, giderdi.
“Nasıl böyle umursamaz davranabiliyorsun?” diye çıkıştı Beren bir gün. “Ben olsam cennetteymişim gibi sevinirdim.”
“Boş ver onu. Şimdiden etrafında kızlar dolaşıyor, ileride daha beter olur. Daha sade birini bul kendine,” diye “öğüt” verdi “iyi kalpli” Meryem.
Beren derslerde vasatın biraz üstündeydi. Bir gün Selim geldi, Meryem kütüphaneden dönmemişti. Masada domatesli pilav ve hazır köfteler duruyordu. Selim’in gözleri yerinden çıkacaktı neredeyse.
Beren’in köy usulü yaptığı yemeklerin kokusu tüm yurdu sarardı. Annesinin arada gönderdiği tereyağıyla yapardı.
“Belki benimle yemek yersin? Meryem birazdan gelir,” diye teklif etti Beren, Selim’in yutkunduğunu görünce.
Daveti reddetmedi. Hızlı hızlı yedi, Beren de ona hayranlıkla bakıp Meryem’in gecikmesini diledi.
“Seninle evlenen adam şanslı olacak,” dedi Selim doyduktan sonra, sırtını koltuğa yaslayarak.
Bir cumartesi, Selim Meryem’i almaya geldi. Sinemaya gideceklerdi. Ama Meryem’in annesi aramış, köye gitmişti.
“Selim gelirse özür dile,” diye rica etti Beren’den ayrılırken.
Beren yine lezzetli bir şeyler hazırladı.
“Bilet aldım,” diye söylendi Selim, Meryem’in gittiğini öğrenince.
“Benimle gitsene,” diye çıkıştı Beren. “Yoksa benimle görünmeye utanıyor musun?”
“Ne münasebet! Hadi giyin, dışarıda bekliyorum,” dedi Selim çıkarken.
Beren mutluluğuna inanamıyordu. Tam bir buçuk saat yan yana oturacaklardı! Belki elini bile tutardı… Kendisi asla cesaret edemezdi. Hemen giyindi, kokusunu sıktı, Selim fikrini değiştirmeden koştu.
“Hazırım, gidelim mi?” diye gülümsedi.
“Gidelim,” diye homurdandı Selim, onu tepeden tırnağa süzdükten sonra.
Yolda bir sürü komik hikâye anlattı. Selim kahkahalara boğuldu. Bir ara koluna girdiSinemadan sonra eve dönerken Selim’in elini tuttu ve o an anladı ki gerçek sevgi, asla vazgeçmeyen bir sabırla bekler.




