Seni Asla Unutmayacağım

Bugün yine okuldan dönerken baharın sıcak nefesini hissettim. Aysel Hanım, eski püskü deri çantası ve üzerine tam oturmamış pardösüsüyle yürüyordu. Çantasında öğrencilerin defterleri vardı, bütün akşam onları okuyup düzeltmekle geçecekti.

Daha yeni tomurcuklar patlamıştı ağaçlarda, şimdiden genç yapraklar fışkırmıştı. Güneşin sıcaklığıyla doğa uyanıyordu. Biraz sonra her yer çiçek açacaktı.

Yoldan geçenler Aysel Hanım’a saygıyla selam veriyordu. O da tebessüm ederek karşılık veriyordu. Çoğuna Türkçe ve edebiyat dersi vermişti, şimdi çocukları onun öğrencisiydi.

Genç kız gibi inceydi, kısa boylu, arkadan bakınca genç sanılırdı. Yüzü de fena değildi. Ama bu kasabada kiminle evlenecekti ki? Böylece küçük, tahta bir evde tek başına yaşıyordu. Okul müdürü bu evi hizmet lojmanı olarak vermişti, tam yirmi beş yıl önce büyük şehirden buraya geldiğinde.

Kasaba da küçüktü, bir köyden farksızdı. Yeni atanan öğretmenlere şimdi tuğla apartmanlarda daire veriyorlardı. Ama kimse buraya gelmek istemiyor, herkes İstanbul’a, Ankara’ya koşuyordu.

Aysel Hanım evine alışmıştı, onu bırakmaya gönlü razı olmuyordu. Boş zamanlarında bahçeyle uğraşmayı seviyordu. İlk geldiğinde hiçbir şey bilmezken, şimdi sobayı yakıyor, sebze ekiyor, turşu ve reçel yapıyordu. Hayat ona her şeyi öğretmişti.

Hayat…
O da bahardı. Yurdunda pencere kenarında otururken iki genç erkek tartışıyordu, bir kelimenin yazılışı hakkında. İkisi de yanlış biliyordu. Aysel dayanamayıp doğrusunu söylemişti.

Gençlerden biri hemen bir açıklama yazısını kontrol etmesini istemişti. Aysel çıkmış, yazıyı okumuş, hataları düzeltmişti.

“Teşekkür ederiz, sizi bulduk ya. Adınız ne?”
“Aysel.”
“Benim adım da Cem. Öğretmen misiniz?”
“Türkçe öğretmeniyim.”

Cem’i sevmişti. Ayı gibi iriydi, yanında kendini güvende hissediyordu. Evlenme teklif ettiğinde hiç düşünmeden kabul etti.

Cem’in annesi Aysel’i beğenmedi:

“Sen bununla ne yapacaksın, kitap mı okuyacaksınız? Yemek bile yapamaz bu, eminim. Başını belaya soktun!”

Haksız da değildi. Aysel sadece makarna ve yumurta yapabiliyordu, onu bile yakardı. Tencerede makarna kaynarken kitaba dalar, kokusu çıkana kadar unuturdu.

Kaynanası, oğlunun böyle bir kadınla açlıktan öleceğini anlayınca mutfağa el attı. Aysel öğrenmeye çalıştı, Cem de ona ayak uydurdu, kaba konuşmayı bıraktı, düzgün giyinmeye başladı. Mutluydular.

Bir yıl sonra oğulları oldu, babası gibi sıcakkanlıydı. Erken miydi? Belki. Ama sonra çalışırken daha zor olacaktı. Ders yılının ortasında izne nasıl çıkardı? Şimdi halletti işte.

Kaynanası giderek daha fazla Cem’in kulağına, “Beceriksizin tekiyle evlendin” diye fısıldıyordu. Aysel sabırla dinliyor, geceleri kocasına annesinin onu sevmediğinden şikâyet ediyordu.

“Önemli olan benim seni sevmem,” diyordu Cem ve karısını öpüyordu.

Aysel işine dört elle sarıldı. Oğlu büyüyünce kreşe vermek istedi.

“Yok öyle şey! Çocuğu mahvederler. Ben bakarım ona,” dedi kaynanası ve işinden ayrıldı.

Aysel minnettardı. Akşamları geç saatlere kadar defter okuyor, ders hazırlıyordu. Kaynanası homurdanıyor, gelinine açıkça kızıyordu.

Belki annesinin etkisi, belki Cem’in artık uyum sağlamaktan sıkılması… Ama evden uzaklaştı, kıyafetleri dağınıklaştı, sert sözler sarf etmeye başladı, karısına dokunmuyordu.

Cem’in bir sevgilisi olduğunu, kaynanası zevkle Aysel’e söyledi. Yakındaki bakkalda çalışan, kızıl saçlı, gözleri kalemle çizilmiş bir kadındı. Adamı eğitmeye çalışmıyor, eksik mallarla doyuruyordu.

Aysel, Cem’e doğru olup olmadığını sordu.

“Üzgünüm, biz seninle çok farklıyız,” dedi gözlerini kaçırarak.

Aysel, Milli Eğitim’e gitti, durumu anlattı, ilçede başka bir yere atanma talebinde bulundu.

Yıl ortasıydı, kadro yoktu. Ama bir yer buldular. Üç ay önce tayin edilen genç bir öğretmen kaçmıştı. Lojman da vardı. Aysel hemen kabul etti, oğlunu alıp yola çıktı.

Eski tahta ev lojmanken, bahçesi viraneydi. Korku ve umutsuzluğu yenerek sobayı yakmayı, bahçeyi ekmeyi, sokak çeşmesinden su taşımayı öğrendi. Oğlu Murat bahçede koşturup kedileri kovalıyor, kuşburnu çalılarının arkasına saklanıyordu.

Cem nafakayı düzenli ödüyordu ama oğlunu görmeye gelmiyordu. Bakkalcıyla evlenmiş, iki kızı olmuştu.

Liseyi bitirince Murat il merkezine taşındı, üniversiteye girdi. İlk zamanlar babasında kaldı. “Kalabalık, kız kardeşler yaramaz,” diye şikâyet etti. Kaynanasıyla bakkalcı geçinememiş, komşular duvarı yumruklayınca Cem annesini karısının küçük evine yollamıştı. O günden sonra gençlere uğramadı.

Murat tatillerde Aysel’e gelirdi. Kapıdan her adım attığında irkiliyordu, babasına o kadar benziyordu ki… Ev birden dar gelirdi. Şimdi fabrikada mühendisti, karısıAysel, torunlarının seslerini dinlerken, pencerenin önünde eski evinin bahçesini ve tamir ettiği kapıyı hatırladı, içinde bir sıcaklık hissetti.

Rate article
Lifequest
Seni Asla Unutmayacağım