İrfan’ın babası, annesinden on beş yaş büyüktü. Hep ciddi, hatta eski moda giyinirdi. Pantolon, gömlek, ceket veya kazak… Spor ayakkabı ya da tişört asla giymezdi. Arkadaşlarının babalarına hiç benzemiyordu. İrfan ona hayrandı. Babası işten döndüğünde kapıya koşar, babası onu kollarına alır ve gözlerinin içine bakarak sorardı:
“Prensesimin günü nasıl geçti?”
Babasının bu şekilde hitap etmesi İrfan’ın hoşuna giderdi. Ona sarılır, dünyanın en güzel kokusunu içine çekerdi – bir parfüm, sigara ve adını bilemediği bir şeyin karışımı… Mutluluğun kokusu.
“Ben prenses değil miyim?” diye annesi gücenik bir ifadeyle sorduğunda, babası bir koluyla İrfan’ı tutar, diğeriyle annesini kucaklar, yanağına bir öpücük kondurur ve derdi:
“Siz ikiniz benim en sevdiğim prenseslersiniz.”
İrfan her gün tekrarlanan bu oyunu seve seve oynardı.
Zaman geçti, İrfan büyüdü ve oyun kendiliğinden son buldu. Artık babasını karşılamaya çıktığında ona koşup tepinmiyor, sadece sakin bir sesle:
“Merhaba baba.”
“Merhaba,” diyordu babası, paltosunu askıya asarken, nedense ona bakmadan.
İrfan artık onun kollarında havaya atılmayı istemiyordu, ama neden gözlerinin içine bakmıyordu? Neden ona “prensesim” demiyordu?
“Yine mi işte kaldın?” diye sordu İrfan.
“Evet. Ne yapayım? İşim böyle.”
“Nasıl böyle?”
“Ufak da olsa bir amirim ben.” Saçlarını düzeltti ve yanından geçip odaya yöneldi. İrfan yalan söylediğini hissediyordu. Ev aletleri tamir atölyesinde çalışan birinin bu kadar sık işte kalması mümkün değildi. Bazen müşteriler buzdolabını ya da elektrik süpürgesini hemen tamir etmeleri için çift ücret ödemeyi kabul ederdi, ama bu çok nadirdi. İnsanlar fazla para vermektense beklemeyi tercih ederdi. Son zamanlarda babası sık sık işte kalıyor, eve çiçeksiz geliyordu. Hafta sonları bile “işe” gidiyor, iki üç saat sonra düşünceli ve sessiz dönüyordu. İrfan tüm bunlarda bir sır ve yalan olduğunu seziyordu.
Bugün de işte kalmıştı.
“Merhaba. Okul nasıl gidiyor? Annen evde?”
Soruyordu ama gözleri İrfan’ın üzerinde değildi. Babasının alışkanlıktan sorduğunu, cevap beklemediğini biliyordu. Cevap vermedi bile. Derler ya, çocukların bile kadın sezgisi vardır. İşte bu çocuk sezgisiyle İrfan, babasının değiştiğini, ailelerinde bir şeyler olduğunu anlıyordu. Yoksa annesinin gözleri neden kıpkırmızı olsa? Onun önünde kavga etmiyorlardı, ama eskisi gibi şakalaşmıyor, zorla konuşuyorlardı.
Babalarının kokusu da eskisi gibi değildi, özellikle “işte kaldığı” günlerde. Suçlu ve üzgün görünüyordu. Evin havası gergin, elektrik yüklüydü. İrfan bir gün hislerini annesine açtı.
“İnsanlar ara sıra yorulur, gerilir. Ama birbirlerini seviyorlarsa geçer,” diye isteksizce cevap verdi annesi.
“Ya sevmiyorlarsa?” diye sordu İrfan.
“Sevmiyorlarsa ayrılırlar. Başkalarıyla mutlu olmaya çalışırlar. Ama her zaman olmaz bu.”
“Siz ve babam hâlâ birbirinizi seviyor musunuz?”
“Çok zor sorular soruyorsun. Her sorunun bir cevabı yok,” diye terslendi annesi. İrfan sustu, odasına kapandı.
Yani birbirlerinden yorulmuşlardı? Peki ya kendisi? Ondan da mı yorulmuşlardı? Birbirlerini sevmiyorlardı, yani onu da sevmiyorlar mıydı? Yoksa boşlukSonunda İrfan, hayatın beklenmedik acılarına rağmen sevginin ve affetmenin gücünü anladı, çünkü ailenin parçalanmış haliyle yaşamaktansa, yüreklerindeki bağın hiçbir zaman kopmadığını fark etti.




