Sanki Hiç Ayrılmadık Gibi…

Sanki hiç ayrılmamışız gibi hissediyorum…

Her gün Elif, eve dönerken Ahmet’in geri geleceği umuduyla adımlarını sayıyordu. Anahtarlarını bırakmıştı çıkarken, biliyordu bunu. Yine de kapıyı açtığında onun spor ayakkabılarını görmeyi umut ediyordu. Bu sefer de mucize olmadı.

İki yıl birlikte yaşamışlardı. Annesinin ölümünün ardından derin bir boşluk bırakmıştı hayatında, Ahmet bu boşluğu doldurmuştu. Neden o konuyu açmıştı ki?.. Aralarında hiç tutku olmamıştı. Sadece iyi hissetmişti onun yanında. Ama Ahmet hiç evlenmeyi teklif etmemiş, geleceklerinden bahsetmemişti.

“Peki bundan sonra ne olacak?” diye sormuştu bir gün Elif.

“Pasaporttaki damga mı? Ne değiştirecek ki o?”

“Bir kadın için önemlidir bu. Senin için değilse, belki de ayrılmalıyız?” diye şaka yollu söylemişti, onu biraz korkutup harekete geçirmek için.

“Öyleyse ayrılalım,” demişti birden Ahmet ve gitmişti.

Bir haftadır yalnızdı. Ve bekliyordu. Arayıp geri dönmesini mi istemeliydi? Ama bir erkek böyle kolayca gidiyorsa, sevmiyor demekti onu.

Ahmet, tam da hayatında en yalnız hissettiği dönemde çıkmıştı karşısına. İki yıl önce bir minibüs şoförünün kalbi durmuş, direksiyonu kitleyip otobüs durağına çarpmıştı. Annesi ve bir kadın oracıkta ölmüş, diğerleri şanslıydı, yaralı kurtulmuşlardı. Şoför, hastanede insanların ölümüne sebep olduğunu öğrenince kalp krizi geçirip ölmüştü.

Bütün haberlerde çıkmıştı bu olay. Cenazeden sonra Elif rüyadaymış gibi dolaşmıştı. Tam da o günlerde Ahmet’in arabasının önüne atlamıştı neredeyse. Durmuş, bağırmaya başlamıştı ona, sonra yüzünü görünce susmuş, onu evine götürüp yanında kalmıştı.

Üç yaş küçüktü. Çok fark etmezdi ama Elif’e on yıllık araymış gibi geliyordu. Hiçbir şey planlamazdı, günü birlik yaşardı, çocuk konusunu geçiştirirdi. “Ne çocuğu? Daha zamanımız var. Elif, ikimiz kötü müyüz?” diye gülerdi.

Oysa Elif, normal bir aile istiyordu, çocuklar, birlikte bebek arabası seçmek, minik patikler almak… Bu konuşmalar onu sinirlendiriyordu.

Evde, telefonunu çantasından bilerek çıkarmıyordu, her saniye bakmamak için. Zor tutuyordu kendini, aramamak için. İşe giderken her sabah kalbi yerinden çıkacakmış gibi mesajları kontrol ediyordu. Ahmet yazmıyordu.

Yine bomboş, yalnız bir akşamdı. Televizyonda bir film oynuyordu. Elif dalıp gitmişti, ekrandakileri görmüyordu bile. Bu yüzden koridordan gelen o hafif melodiyi hemen duymadı. Telefonunu çantadan çıkarmakta zorlandı. Cüzdan, tarak, kadınların o küçük eşyaları engel oluyordu. Sonunda çıkardı, ama arayan Ahmet değilmiş. Elif, şarjı bitmiş ya da kaza yapmış olabileceğini düşünerek açtı.

“Elif?” diye yaşlı bir kadın sesi sordu.

O anda, kimin aradığı, ne istediği umurunda bile değildi.

“Senin teyzen Şebnem’in komşusuyum. Şebnem bu sabah vefat etti.”

Hangi teyze Şebnem? Hangi komşu? Bu kadın ne diyordu böyle? Sonra birden çocukluğundan bir anı canlandı zihninde. Küçük, tombul, top gibi bir kadın. Gülünce eliyle ağzını kapatırdı. Ön dişleri yoktu – kocası sarhoşken kırmıştı. Üstünde ocak ve börek kokusu vardı.

Elif, yazları Şebnem teyzesine gitmek için sabırsızlanırdı. Ama annesi bir daha oraya gitmeyeceklerini söylemişti. Artık nedenini hatırlamıyordu. Sonra Şebnem teyzesini de unutmuştu.

“Beni duyuyor musun?” diye sordu yabancı ses.

“Evet. Neden öldü?”

“Doktor pıhtı atması dedi. İlçedeki hastanede şehirdekiler gibi doktor yok. Evde bırakılabilirdi ama sıcaklar da bastırmıştı… Gelecek misin?”

“Cenazesi ne zaman?” diye sordu Elif. Gitmek gibi bir niyeti yoktu.

“Geleneklere göre üçüncü gün, yarın sonra. Eğer gelemezsen söyle, cenazeyi erteleriz…”

“Gerek yok, geleceğim. Nasıl gidileceğini söyler misiniz, hatırlamıyorum,” diye zorlanarak itiraf etti Elif.

“Tabii,” diye sevindi kadın. “Nereden hatırlayacaksın ki?.. Köyümüz Güzelyurt. Otobüsle iki saat sürer, arabayla daha hızlı olur.”

“Otobüsle geleceğim,” dedi Elif, artık arabası olan Ahmet’in yanında olmadığını sözünün ucuna getirmeden.

“Otobüsle Çamlıköy’e kadar gel, bizim köye servis yok, yürümek gerek. Belki karşılamaya gelirim?”

“Gerek yok.”

“Gel yalnız. Onun senden başka kimsesi yok…”

“Gitmeyeceğim. Neden gideyim ki? Şebnem teyzemi neredeyse hatırlamıyorum. Bu komşu nasıl buldu numaramı?..” Elif dolaba baktı. Gözüne, annesini gömerken giydiği siyah elbise takıldı. “Anne… O olsa giderdi.”

Elif, küçük beyaz çiçekli mavi uzun etek ve siyah tişörtünü çıkardı. Diğer her şey renkliydi, cenazeye uymazdı. Giysilerini çantaya yerleştirdi.

Sabah işe gitti ve üç günlük ücretsiz izin için dilekçe verdi. Usulüne uygun.

“Daha fazla gerekirse haber ver,” diye anlayışla söyledi patronu.

Elif eve döndü, gerekli eşyaları topladı ve otobüs terminaline gitti. Otobüs çoktan kalkmıştı, birElif otobüsün camından dışarı bakarken, köy yolunda Şebnem teyzesinin evine doğru ilerlerken aslında kendi geçmişine dönüyor olduğunu fark etti, ve o an anladı ki bazen kaybettiklerimiz bizi bulurken, aradıklarımızdan çok daha fazlasını getiriyordu.

Rate article
Lifequest
Sanki Hiç Ayrılmadık Gibi…