Temmuz sıcağının bunaltıcı etkisi İstanbul’un üzerine çökmüştü. Hava ağır, nem ve tozla yüklüydü. Aylin, genişleyen burun delikleriyle zor nefes alıyordu. Kalbi yorgunluktan hızlı hızlı çarpıyor, serinlik ve dinlenme istiyordu.
Kayınvalidesinin cumartesi doğumgünü vardı, eşiyle birlikte Sapanca’daki yazlığa gideceklerdi. Aylin oğlunu çok özlemişti ama yazlıkta şehirden daha iyiydi. Gölgesinde oturacağı yayvan elma ağaçlarını, pınardan içeceği serin suyu, temiz havayı hayal etti… Ancak cumartesiye daha vardı. Sıcak adeta alay edercesine şehri terk etmeye niyetli görünmüyordu. Yazı mı özlemiştiniz? Güneş mi istiyordunuz? Alın işte, şimdi de şikayet etmeyin.
İş çıkışı otobüsleri terli, yapış yapış bedenlerle doluydu; tavanları patlamaya hazır bir bomba gibi gerilmişti. Yürümek de sıcaktı ama en azından dükkanlara girip klimalarla serinleyebilir, eve giden yolda molalar verebilirdi.
Önünde bir alışveriş merkezi belirdi, Aylin adımlarını hızlandırdı. Sonunda içeri girdi, ciğerlerine doldurduğu serin havayla kalbi yavaşladı.
Aylin mağazalar arasında dolanırken, kayınvalidesine hediye bakıyordu. “Bana bir şey almayın, benim her şeyim var, önemli olan hatırlamanız” derdi ama Aylin ona alışılmadık bir şey verdiğinde gözlerindeki parıltıyı görürdü.
Hiçbir şey beğenmeyince çıkışa yöneldi. Tam o sırada küçük bir tezgah gördü: toka, kalem, hatta altın takılar satılıyordu. Sokağın kavurucu sıcaklığından kaçmak için biraz daha serinlikten faydalanmak istedi. Gözü bir vazonun üzerinde kaydı durdu: uzun boyunlu, mozaik desenli, alışılmadık bir şeydi.
“Şunu görebilir miyim?” diye sordu genç satıcı kıza.
Vazo ağırdı, metalden yapılmıştı. Üstündeki kalın metal teller asimetrik bölmeler oluşturuyor, içleri soluk renkli emayla doluydu. Sanki antikaymış gibi duruyordu.
“Ne kadar?”
Fiyatı duyunca gözleri büyüdü.
“El işi. Bir tane daha yok,” dedi kız gururla.
“Seri mi bu? Nereden geliyor?”
“Bir engelli yapıyor. Güzel şeyler ama pahalı olduğu için satılmıyor.”
“Alıyorum,” dedi Aylin, içinden gelen bir dürtüyle. Uzun saplı bir gülün içinde ne kadar güzel duracağını düşündü. Kayınvalidesi beğenirdi, olağandışı şeyleri severdi.
“Güzelce paketleyebilir misiniz?”
Kız tezgahın altına eğildi. Aylin beklerken tezgâhtaki küçük eşyalara bakıyordu. O sırada solgun yüzlü, yorgun görünümlü bir kadın yaklaştı.
“Merhaba, Selin. Vazoyu sattın işte,” dedi.
“Evet,” dedi satıcı kız ve göz ucuyla Aylin’e baktı. Kadın fark etmedi ya da görmezden geldi. “Paramı yatırırım boş vaktimde,” dedi Selin.
“Peki, yarın başka şeyler getiririm,” dedi kadın vedalaşarak uzaklaştı.
Aylin onu tanıdığını hissediyordu ama çıkaramadı. Bir şey hafızasını tırmalıyordu. **Deniz!** Bu Deniz’di!
“Böyle uygun mu?” Selin kırmızı kurdeleli bir paket uzattı. “İki yüz lira da paket parası.”
Aylin kartını uzattı, paketi aldı ve kadının peşine düştü.
Deniz yavaş adımlarla, başı önünde yürüyordu.
“Deniz!” diye seslendi Aylin.
Kadın döndü, bir an birbirlerine baktılar.
“Beni tanımadın mı? Aylin’im.”
“Tanıdım tabii,” dedi Deniz soğukça. “Sen pek değişmemişsin, benim gibi değil.” Gülümsedi. “Vazoyu mu aldın?”
“Evet, çok güzel. Kayınvalidemin cumartesi doğumgünü, ona hediye aldım. Satıcı kız bir engelli yapıyormuş dedi.”
“Kocam yapıyor,” dedi Deniz.
Birlikte yürümeye başladılar.
“Antika sandım. Kocan ressam mı?”
“O da var. Yoksa haberin yok mu? Nerelerde yaşıyorsun sen? Her zamanki gibi dünyadan habersiz. Onu Emre yapıyor.”
“Emre mi? Satıcı engelli dedi.”
“Öyle zaten. Kaza geçirdi, artık yürüyemiyor. Hiç yürüyemeyecek. Ekmek parası çıkarsın diye uğraşıyor. Bir şeyler satabilsek… Dışarı çıkmayalım, şu kafeye oturalım.”
Kapıya yakın boş bir masaya geçtiler. Garson geldi.
“İkimize yeşil çay ve dondurma getirir misin?” dedi Deniz.
“Seni düşünüyordum,” dedi garson gidince. “Son zamanlarda hep aklımdasın. Sonra birden Emre’nin vazosunu alırken çıktın karşıma.”
“Beni tanıdın da neden söylemedin?”
“Bilmiyorum,” diye omuz silkti Deniz. “Pek insanla konuşmuyorum. Havam da yok. Sen iyi yaşıyorsun, belli. Eşin iyi para mı kazanıyor?”
“Bu saçmalık değil, çok güzel bir şey.”
“Bıktım bu güzel şeylerden! Ev atölyeye döndü. Emre bütün gün bir şeyler yapıyor. Nefes alamıyorum. Ama neyse ki içmiyor en azından. Hastanedeyken bir adam öğretmiş ona bunları. Şimdi az çok para kazanıyor.”
“Üzgünüm, bilmiyordum. Çok zordur senin için.”
“Zor mu? Hizmetçi, hemşire, aşçı, masör hepsi benim. Yaşamak istemiyorum. Hepsi senin yüzünden!” diye sertçe baktı Aylin’e.
“Nasıl yani?”
“Masumluğun da hiç geçmemiş. Eskiden numara yapıyorsun sanırdım. Sonra anladım ki sen gerçekten böylesin. BAylin, yıllar sonra anlamıştı ki bazen hayatın önümüze çıkardığı yollar, göründüğünden çok daha karmaşıktı ve her şey bir sebeple oluyordu.




