**Günlük Sayfası**
Çalan zil, okul koridorlarını yavaş yavaş boşalttı. Öğretmenler, geç kalan öğrencileri sınıflara doğru usulca yönlendiriyordu.
Pencerenin dışında taze yapraklar hışırdıyor, güneş insanı sokağa çağırıyordu. Ayşegül Hanım, sınıf kapısının önünde durdu. Tıpkı öğrencileri gibi, her şeyi bırakıp baharın tadını çıkarmak istiyordu. Derin bir nefes aldı ve içeri girdi. Gürültüyle ayağa kalkan yedinci sınıf öğrencileri…
“Good morning. Sit down, please,” diyerek öğretmen masasına doğru yürüdü.
“Bugün kim yok?” diye sordu, sınıfı hızlıca tarayan bir bakışla.
Feride, sınıfın en iyi İngilizce konuşan öğrencisiydi; hemen ayağa kalktı. “Yiğit hasta, bir de Deniz gelmemiş,” dedi. Sınıfta hafif bir mırıltı yayıldı.
“Emre, Deniz’e ne oldu?” diye sordu Ayşegül Hanım.
Emre, Deniz’in apartman komşusuydu.
Herkes biliyordu ki Deniz’in babası bir yıl önce hapisten çıkmıştı, işsizdi, içkiye düşkündü ve karısını acımasızca dövüyordu. Oğlu da annesini korumaya çalıştığında payını alıyordu. Deniz sık sık morluklarla okula gelirdi. Beden dersinden önce soyunma odasına son giren oydu, kimse vücudundaki izleri görmesin diye. Ama herkes babasının ne yaptığını biliyordu. Komşu Emre anlatırdı.
Ayşegül, Deniz’e acıyordu. Yakışıklı, yaşının ötesinde olgun bir çocuktu. Sorunlu ailelerde büyüyenler erken olgunlaşıyordu. Derslerde iyiydi, çabuk kavrardı. Sadece İngilizce onun için zordu, ama yine de çabalıyordu.
Üniversiteden sonra Ayşegül, kendi okuluna İngilizce öğretmeni olarak dönmüştü. Annesini yalnız bırakmak istemediği için ne özel bir okula gitmiş ne de İstanbul’a taşınmıştı. Üniversitedeki arkadaşlarının çoğu öyle yapmıştı.
Lise öğrencilerine daha tecrübeli bir öğretmen bakıyordu. Ayşegül ortaokula verilmişti. Başta derslerini sabote etmeye çalışmışlardı, sonra alıştılar hatta onu sevdiler. Ciddi giyinirdi, ama bu ciddiyetin ardında sıcak bir gülümseme ve ışıltılı gözler vardı.
Kız öğrenciler onun tarzını benimserken, erkekler aşklarını kabalığın ardına saklıyordu. Bu yıl, Ayşegül Hanım, yedinci sınıfın rehber öğretmeni olmuştu.
“Ayşegül Hanım, dün babası yine sarhoş oldu, Deniz’in annesini dövdü. Bütün apartman çığlıkları duydu. Gece yarısı annesini hastaneye kaldırdılar. Deniz ambulans çağırmış, babası bayılınca. Polis de geldi, babasını alıp götürdüler. Deniz’i de… Akrabalarını bulana kadar onu da götürdüler.”
“Ne?!” Ayşegül Hanım şaşkınlıkla sınıfa baktı. Sessizce bekleyen öğrenciler, ondan bir açıklama umuyorlardı. Ne diyecekti?
“Tamam, derslerden sonra polise gidip öğrenirim.”
Sınıfta bir rahatlama esintisi geçti.
Ayşegül’ün gözünde Deniz’in on üç yaşındaki yüzü canlandı. Kaç kez yardım teklif etmişti, ama korkuyla başını sallayıp reddetmişti. Derslerde bazen onun keskin bakışlarını yakalardı, bu bakışlar onu mahcup eder, yüzünü kızartır, konudan çıkmasına sebep olurdu.
Sınıf, ne olacağını merakla bekliyordu.
“Okay, let’s begin,” dedi zoraki bir neşeyle.
Tenefüste Ayşegül, müdürün odasına gitti.
“Ahmet Bey, Deniz…”
“Biliyorum, Ayşegül Hanım. Polisten aradılar. Akrabalarını arıyorlar. Bulamazlarsa, yetimhaneye gönderecekler. Babasına hapis cezası verilebilir, annesi ise… Yaşarsa. Biliyorsun, yetimhane de kolay değil. Hangisi daha iyi, zalim bir baba mı yoksa sevgisiz büyümüş gençler mi?”
“Polise gidip onu görmek, destek olmak istiyorum.”
“Sınıf öğretmeni olarak hakkın var. Ama bu işlere bulaşma derim. Ben çok şey gördüm.” Yorgun gözlerini indirerek konuşmanın bittiğini hissettirdi.
Ayşegül Hanım’a Deniz’le görüşme izni verildi. Zehir yeşili duvarlı, basit mobilyalı bir odada buluştular.
“Annem nasıl?” diye sordu Deniz hemen.
Ayşegül şaşırdı. Annenin durumunu sormayı düşünmemişti bile.
“Yoğun bakımda. Ziyaret yasak. Merak etme, iyi olacak.” İnandırıcı konuşmaya çalışıyordu.
“Babamı içeri atarlar mı? Keşke atsalar…” dedi Deniz öfkeyle. Ayşegül, babasının parmak izlerini saklamak için kollarını nasıl çektiğini fark etmişti.
“Yakınların var mı? Amcan, teyzen, büyükannelerinden biri?” diye sordu ilgiyle.
“Bilmiyorum. Varsa bile kimse beni istemez. Geldiğiniz için teşekkürler, Ayşegül Hanım.” Bakışı onu ürpertmişti. “Size yazabilir miyim?”
“Tabii ki,” dedi hafifçe duraksayarak. “Orada internetin, bilgisayarın var mı bilmiyorum… Adresimi ve telefonumu yazdım. Al.” Katlanmış bir kağıdı avucuna sıkıştırdı.
“Teşekkürler. İyi bir insansınız. Sizi seviyorum. Çok. Sizin için küçük olduğumu biliyorum. Ama büyüyeceğim ve geri döneceğim. Beni bekleyin,” dedi, umut ve çaresizlikle ona bakarak.
Ayşegül onun bu çocuksu itirafına gülmek istedi, ama yüreği de sızladı. Onu kucaklayıp saçlarını okşamak, sakinleştirmek istiyordu. Ama kendini tuttu. Bu annelik içgüdüsünü yDeniz, umut dolu gözlerle Ayşegül’ün yüzüne baktı ve “Söz veriyorum, bir gün geri döneceğim,” diye fısıldadı.




