Geçmiş, Düzeltmeden Peşini Bırakmaz…

Günlük Defterim,

Dün gece doğum günümü kutlamak için Beyoğlu’nda küçük, şık bir mekânda buluştuk. Mehmet, her zaman olduğu gibi önceden bir masa ayırtmış, yoksa yer bulmamız imkânsızdı. Güneş henüz batmışken gelmiştik, şimdi ise pencerelerden karanlık sızıyordu. Klimalar son hızda çalışıyor, hafif bir Türk müziği fonda akıyordu. Cam kenarındaki masaları mavi ışıklarla süslenmiş noel ağaçları çevrelemişti, sanki bir bayram havası esiyordu. Yalnız gerçek bir ağaç eksikti.

“Mehmet, hadi gel dans edelim,” dedi doğum günü çocuğunun omzuna başını yaslayan eşi Zeynep. Barın önündeki küçük alanda iki çift şimdiden kendini müziğin ritmine bırakmıştı.

“İsmail’i çağır, ben oturayım biraz,” diye göz kırptı Mehmet.

“Ama seninle dans etmek istiyorum. Bir kerecik,” diye ısrar etti Zeynep.

“Gerçekten, siz dans edin, bana bakmayın. Ben gideyim artık. Annem mesajlarla boğdu beni. Sabrını zorlamayayım. Mehmet, bir kez daha doğum günün kutlu olsun,” dedi İsmail, ayağa kalkıp arkadaşının uzattığı eli sıktı ve çıkışa yöneldi.

“Biz biraz kalalım, değil mi? Burası çok serin,” diye duydu İsmail, Zeynep’in arkadan gelen sesini.

Klimalı mekânın ferahlığının ardından sokak, gece geç saatlere rağmen bunaltıcı bir nemle karşıladı onu. Az içmiş olmasına rağmen kafası bulanık, bacakları pamuk gibiydi. Belki de sıcaktan dağılmıştı. Cebindeki telefon titreyince zorlukla çıkardı.

“İsmail, neredesin? Geliyor musun? Merak ediyorum,” dedi annesi endişeli bir sesle.

“Anne, geliyorum, merak etme.”

“Nasıl merak etmem? Saat neredeyse on bir,” dedi sesinde bir sitemle.

“Anne, birazdan varırım…” diyerek kapattı telefonu.

Daha hızlı yürümeye başladı, derin nefesler alarak alkolün etkisinden kurtulmaya çalıştı.

İçinde bir öfke kabardı. Yirmi dört yaşındaydı, yetişkin bir adamdı, ama annesi hâlâ biraz geç kalsa telefonlarla peşine düşüyordu, sanki hâlâ çocuktu. Peki ya kız arkadaşı olsa? “Üzgünüm tatlım, annem erken gel dedi,” mi diyecekti? İçinden annesine kızıyordu ama aslında onu anlıyordu da, hiçbir zaman açıkça söyleyemiyordu. Hayır, annesinin kuzusu değildi, sadece onun neden bu kadar endişelendiğini biliyordu.

On üç yıl önce kız kardeşi Ayşe ölmüştü. Ertesi gün, cenazeden sonra, babası da sevgili kızının acısına dayanamayıp kalp krizi geçirerek hayatını kaybetmişti. İsmail ise hem kız kardeşinin hem de babasının ölümünden kendini sorumlu tutuyordu. Öyle olduğunu düşünüyordu. Hiçbir söz, hiçbir teselli bu suçluluk duygusundan kurtaramıyordu onu.

“Sadece on bir yaşındaydın. Üç yetişkin adama karşı ne yapabilirdin ki? Zaten iş işten geçmişti. Korkup da kaçmadın, yardım çağırmaya koştun,” diyordu ona arkadaşı Mehmet.

Mantıklıydı belki, ama İsmail yine de kendini suçluyordu. Bu his, onun kızlarla ilişki kurmasını engelliyordu. Sanki onlar da onun korkaklığını biliyorlardı. Zeynep bile. Onunla ilk tanışan İsmail’di, birkaç kez sinemaya gitmişlerdi, hatta karanlık salonda elini tutan Zeynep’ti. Ama sonra İsmail onu arkadaşı Mehmet’le tanıştırmıştı.

“Zeynep ve Mehmet, bu bir kaderdir,” diye gülmüştü Mehmet.

Ve kısa sürede Zeynep, Mehmet’e aşık olduğunu ve onu seçtiğini söylemişti. Ne yapabilirdi ki? Zorla güzellik olmazdı. Altı ay önce evlenmişlerdi ve İsmail düğünlerinde şahitlik yapmıştı. Birazcık üzülmüştü. Zeynep beyaz gelinliğiyle çok güzeldi.

“Sen ne zaman bir kız getirip tanıştıracaksın?” diye sorardı annesi.

“Senin gibi birini bulursam hemen evlenirim,” diye şakayla geçiştirirdi.

Ve yalan da söylemiyordu. Annesi elli iki yaşında, çifte acı yaşamış, saçları ağarmış olmasına rağmen hâlâ zarif ve güzeldi. Ayşe de ona çok benzerdi. İnce bir fidan gibi, düzgün hatlara, buğday tenine ve ela gözlere sahipti. İsmail, onun uzun saçlarını tarayışını izlemeye bayılırdı. Evde hep topuz yapar ya da saçını toplardı. Ama dışarı çıkarken tokasını çıkarır, başını silkelerdi. Parlak sarı saçları sırtına bir şelale gibi dökülürdü. Zamanla annesine daha da çok benzeyecekti belki.

Mutlu bir aileleri vardı. Babası annesini sever, kızıyla gurur duyar, oğluna sevinirdi. Ayşe liseyi bitirmek üzereydi, hatta bir final sınavını vermişti. Öğretmen olmak istiyordu, ama hayatı aynı sıcak yaz gecesinde acımasızca son buldu. Hep on yedi yaşında kalacaktı.

Boş, karanlık sokaklar unutmak istediği anıları canlandırıyordu. Ama suçluluk duygusu peşini bırakmıyor, onu kemiriyordu. Ayşe’yi düşünmediği, onu hatırlamadığı, kendini korkaklığı yüzünden suçlamadığı tek bir gün bile geçmiyordu.

Sessiz, narin, evine bağlı Ayşe, ona takılıp “küçük” diye hitap ederdi. İsmail de arkadaşlarının yanında böyle güzel bir kız kardeşi olduğu için övünürdü, sanki bu onun başarısıymış gibi. Lisedeki erkekler sık sık ona yanaşır, Ayşe’nin kimi beğendiğini öğrenmeye çalışırlardı. Ayşe üMehmet’in doğum günü partisinden ayrıldığım o gece, sokaklarda yürürken bir kız çığlığı duydum ve birden Ayşe’yi düşündüm, çünkü geçmiş asla peşini bırakmaz, ta ki onunla yüzleşene kadar.

Rate article
Lifequest
Geçmiş, Düzeltmeden Peşini Bırakmaz…