Sanal Huzur

Akşam yemeğinde baba, oğluna sürekli hoşnutsuz bakışlar fırlatıyordu. Emre anlamıştı; annesi ona okulu bitirdikten sonra İstanbul’daki üniversiteye gitmek istediğini söylemişti.

Baba, boş tabağını sertçe itti ve oğluna dik dik baktı. “Şimdi bir şeyler olacak,” diye düşündü Emre. Yer yarılsa da içine girse, ya da görünmez olsa diye iç geçirdi. Babasının öfke dolu bakışları altında boğazına takılan makarnaları ne yutabiliyor ne de çıkarabiliyordu.

Annesi imdadına yetişti. Babasının dikkatini dağıttı, önüne bir bardak çay koydu, yanına kurabiye ve şekerleme dolu bir kâse yerleştirdi.

“Teşekkürler anne, doydum. Çayı sonra içerim,” dedi Emre, masadan kalkarken.

“Otur yerine!” diye sertçe çıkıştı baba.
Emre, babasıyla tartışmamayı öğrenmişti. Hemen yerine oturdu.

“Ödevlerim var,” diye mırıldandı.

“Zamanın var. Annen dedi ki İstanbul’a gitmek istiyormuşsun. Burada neyin eksik? Seni büyüttük, yaşlanınca yanımızda bir destek olursun diye düşündük, sen kaçmayı planlıyorsun?”

“Kaçmıyorum,” diye kekeledi Emre.

“Öyle mi? İstanbul’da bal mı akıyor? Ne var orada?”

“Orada kariyer yapma şansım daha fazla. Mimar olmak istiyorum, burada o bölüm yok,” dedi Emre, sesini yükselterek.

“Mehmet, bırak gitsin. Öğretmenleri övüyor onu,” diye yatıştırıcı bir tonla annesi devreye girdi, elini babasının omzuna koydu.

“Oradaki okullar paralı, burası bedava. Farkı anlamıyor musun?” diye öfkelendi baba.

“Burs alacağım,” diye diretti Emre. “Yine de gideceğim.”

“Mehmet, sakin ol, daha sınavlar var. Git oğlum, ödevlerini yap,” dedi annesi, gözleriyle kapıyı işaret ederek. Emre’nin ikinci kez söylenmesine gerek yoktu, hemen mutfaktan çıktı.

“Yeter artık ona göz yumduğunuz! Kendi başımıza büyüttük. Yaşlanınca bir bardak su verecek kimse olmayacak…”
Emre odasının kapısında durdu, kulak kabarttı, eli kapı kolunda.

“Sakin ol. Daha erken yaşlılıktan bahsediyorsun. İstanbul yakın, trenle iki buçuk saat. Gelir gider…”

Baba anlaşılmayan bir şeyler mırıldandı.

“Çayını iç, soğuyacak. Şeker ister misin?” diye sordu anne.

“Ne küçük çocuk gibi… Ben hallederim,” diye hırçınca cevap verdi baba.

Fırtına geçmiş gibiydi. Emre odasına kapandı. Kalbi göğsünde coşkuyla atıyordu. Mart sonu, önünde iki aylık dersler, sınavlar vardı, ama önemli değildi. Önemli olan İstanbul’a gidecek olmasıydı. Orada ilginç bir hayat, yüzlerce fırsat onu bekliyordu. Kesinlikle başaracaktı…

Mezuniyet balosundan sonra Emre ve annesi başvuru için İstanbul’a gittiler. Annemin kuzeni, güzelliği olmayan, yalnız bir kadın, onları soğuk karşıladı. “Herkes İstanbul’a akın ediyor, bu şehir lastik değil,” diye söylendi.

“İyi, kalabilir. Bana da arkadaş olur. Ama tansiyonum var, uyku sorunum var. Geç gelme, eve kimseyi sokma. Kahvaltı hazırlarım, akşam yemeğini paylaşırız, öğle yemeğini kendi başına ayarla,” diye kuralları sıraladı kuzen.

Anne sadece başını salladı.

“Peki ne kadar istiyorsun?” diye dikkatle sordu, umudu kuzenin reddetmesi ya da gücenmesiydi.

“Anlarsın ya, burası İstanbul, sizin kasaba değil,” diye ince dudaklarını büktü kuzen. “Burada hayat pahalı. Kırılma ama…” ve kasabalarının standartlarını aşan bir rakam söyledi.

Anne şaşkınlıkla oğluna baktı.

“Anne, ben yurtta kalayım.”

“Olmaz oğlum. Nasıl çalışırsın orada? Babanla para göndeririz, merak etme. Sen sadece derslerine bak.”

“Bak nasıl konuşuyor. Daha yeni İstanbul’da yaşıyor, şimdiden seçici oldu. Oğlum, babana parayı açma. Ben hallederim,” diye iç geçirdi anne, eve dönerken trende.

Emre kazandı. Dersler başlamadan birkaç gün önce İstanbul’a gitti, şehri keşfetmek ve yerleşmek için. Şehrin kenarından üniversiteye gitmek aktarmalı olacaktı, uzun ve zahmetliydi. Ama yine de burası İstanbul’du!

Sabah erkenden çıkıyor, akşam geç saatlere kadar şehri geziyordu. Çamlıca Tepesi’nde gördüğü manzara karşısında nefesi kesildi. Yakınlarında bir turist grubu durdu, genç ve güzel bir rehber onlara bir şeyler anlatmaya başladı.

Emre daha iyi duymak için yaklaştı. Rehber fark etti ama bir şey demedi. Sonra grup gitti, ama o orada kaldı, telefonuna bakıyordu.

“Çok güzel anlatıyorsunuz,” dedi Emre.
Gülümsedi ve nereden geldiğini sordu.

“Belli mi oluyor?” diye üzüldü Emre.

“Yeni gelenlerin gözlerinden anlaşılır, şaşkın ve hayran.”

Emre, okumak için geldiğini anlattı, ama şehrin kenarında kalıyordu, İstanbul’un merkezi gibi değildi. Sanki hiç kasabasından ayrılmamış gibi hissediyordu. Konuşurlarken fark etmeden tepeden aşağı inmişlerdi.

“Ben burada yaşıyorum,” dedi rehber aniden. “Yoruldun mu? Gel benim eve çay içelim. Biraz vaktim var. Sonra kızımı anaokulundan alacağım,” dedi ve Emre’nin yüzündeki şaşkın ifadeyi görünce güldü.

Adı Elif’ti. Neredeyse Emre’nin iki katı yaşındaydı. Ona çorba ikram etti, çay içirdi. Emre’nin içi ısınmıştı, gitmek istemiyordu.

“Bir dahaEmre, Elif’in evinden ayrılırken içinde bir umut yeşerdiğini hissetti, belki de hayatındaki en büyük hatayı düzeltmek için bir şansı vardı.

Rate article
Lifequest
Sanal Huzur