**Okul Dersi, ya da Cemile**
Deniz Yılmaz, yemekhaneden çıkıp merdivenlerin ilk basamağına adımını attığında, altından bir hışırtı sesi duydu. Eğilip baktığında, Tolga ile Emre’yi gördü.
“Ne yapıyorsunuz burada?”
“Hiç. Git yoluna,” diye savurdu Tolga elini.
Tam o sırada zil çaldı. İkisi saklandıkları yerden fırladılar, ceplerine bir şeyler tıkıştırıyorlardı. Üçü birden, ikişer basamak atlayarak ikinci kata koştular. Sınıfa en son onlar girdi.
Cemile tahtaya kontrol çalışması için soruları yazıyordu. Çocuklar telaşla yerlerine oturdular. Deniz etrafına baktı. Sıraların altından kitaplar çıkarılıyor, sessizce karıştırılıyordu.
Cemile aniden döndü, sınıf sustu.
“Kimin kopya çektiğini görürsem, direk sıfır alır!” diye sertçe uyardı, yanakları kızararak. Sonra tekrar tahtaya döndü. Hemen ardından fısıltılar yeniden başladı.
Pedagoji fakültesinden yeni mezun olmuştu, bu okulda ikinci yılıydı. Gençliğini, iri siyah çerçeveli gözlükler ve yapay bir sertlikle saklıyordu. Sesini yükselttiğinde hemen kızarırdı. Ve Deniz ona delicesine âşıktı.
Onun sayesinde tüm okul ona sevgiyle “Cemile” diyordu. Bu yıl 7-B’nin sınıf öğretmeni olmuştu. Hem erkekler hem de kızlar sık sık yaramazlık yapıp dersi sabote ediyorlardı. Cemile çaresiz kalıyor, beceriksizce sınıfı susturmaya çalışıyordu. Bir gün Deniz, onun ağlayacak gibi olduğunu fark etti. Dayanamayıp ayağa fırladı:
“Kesin şunları! Manyak mısınız? Sizin için uğraşıyor. İstemiyorsaSınıf sustu ve o günden sonra Cemile’ye saygıyla bakmaya başladılar, çünkü onun yalnız bir öğretmen değil, aynı zamanda içlerinden biri olduğunu anlamışlardı.




