**Aşk Uğruna**
Kız, Süleyman Demirel Caddesi’nin nerede olduğunu söyleyebilir misiniz? Saatlerdir dolanıp duruyorum, kimse bilmiyor.
Elif’in karşısında, omzunda büyük siyah bir çanta taşıyan yakışıklı bir genç duruyordu.
“Böyle tanışma yöntemi mi olur?” diye sordu kız, hafif alaycı bir tavırla.
“Benim adım Emre. Peki sizinki?”
“Sevgi,” diye gülümsedi Elif ve yürümeye devam etti, ancak genç peşinden yetişti.
“Gerçekten de caddeyi arıyorum. Bir arkadaşım düğüne davet etti, şehri hiç bilmiyorum.”
Elif ancak şimdi fark etti: üzerinde kareli bir gömlek, bol bir pantolon vardı, dar moda pantolonlar değil. Çantası da yolculuk için yapılmıştı. Belli ki şehir dışından gelmişti.
“Yolun sonuna doğru yürüyün, trafik ışıklarında sağa dönün. Orada Süleyman Demirel Caddesi’ni bulacaksınız,” dedi, yumuşayan bir sesle.
“Teşekkürler.” Emre geniş bir gülümsemeyle yüzü aydınlandı. “Peki, gerçek adınızı söyleyecek misiniz?”
“Ya siz?”
“Annem Nazım Hikmet’i çok sever, beni de Emre diye çağırmış. İyi ki Nâzım dememiş, değil mi?” dedi, kendi şakasına gülerek.
Elif daha önce hiç bu kadar içten, bu kadar samimi gülen bir erkek görmemişti.
“Annemin Nazım Hikmet’i sevip sevmediğini bilmiyorum ama benim adım Elif,” dedi ve o da güldü.
“Yarın benimle düğüne gelir misin? Arkadaşım evleniyor. Burada kimseyi tanımıyorum,” dedi umutla bakarak.
Elif şaşırmıştı. Genç samimi ve cana yakın görünüyordu.
“Üzgünüm, yarın sınavım var, çalışmam lazım,” dedi ve uzaklaşmaya çalıştı.
“Telefon numaranızı verin, gideyim. Düğün saatini size nasıl bildireceğim?”
“Ben düğüne geleceğimi söyledim mi?” diye şaşırdı Elif.
“Hayır, ama… Üniversite öğrencisi misiniz? Tahmin edeyim…” Emre düşünceli bir ifade takındı. “Tıp okuyorsunuz.”
“Evet. Nasıl bildiniz?” diye şaşırdı Elif.
“Annem der ki, en yardımsever insanlar öğretmenler ve doktorlardır. Telefon numaranızı vermezseniz gitmem. Peşinizden gider, evinizi öğrenirim. Yarın avlunun ortasında durup adınızı bağırırım.”
Elif isteksizce numarasını verdi.
“Arayacağım!” diye bağırdı ardından.
Emre’nin annesi, oğlunun okuldan sonra üniversiteye gitmesini çok istemişti. Ancak devlet üniversitesine girecek puanı tutturamamış, özel üniversite için ise para yoktu. Emre, diğer erkekler gibi ders çalışmaktansa futbol oynamayı tercih ediyordu.
Annesiyle birlikte küçük bir kasabada yaşıyorlardı. Tek bir okul vardı, annesi de orada Türkçe öğretmeniydi. Hastane bile vardı ama ciddi durumlarda insanlar şehir merkezine gidiyordu.
Emre, babasının arkadaşının oto tamirhanesinde çalışmaya başlamıştı. Üniversiteyi askerden sonra düşünüyordu. Kızlarla arası iyiydi ama henüz kimse onun kalbine dokunamamıştı.
Bir yaz akşamı eve dönerken ahşap bir evden dumanlar yükseldiğini gördü. O yaz dayanılmaz bir sıcak vardı, yangınlar sık oluyordu. Bir kadın ona koştu, yardım istedi. Komşuya gitmişti, evde oğlu kalmıştı…
Alevler pencereleri sarmıştı, insanlar koşuşuyordu. Kapı içeriden kilitlenmişti. Emre’nin babası camı kırdı ve alevlerin içine daldı. Çocuğu buldu ama çocuk dumandan zehirlenmiş, bayılmıştı. Babası çocuğu camdan dışarı verdi, kendisi kaçamadı.
Sonradan anlaşıldı ki, kadının kocası sarhoş eve dönmüş, karısını bulamayınca kapıyı içeriden kilitlemiş ve yatağa sigarayla uzanmıştı…
Ertesi gün Emre, Elif’i aradı. Sınavını geçip geçmediğini sordu, düğünü hatırlattı.
Cumartesiydi, ders çalışması gerekmiyordu ve Elif kabul etti. Güzel bir mayıs günüydü. Kiraz çiçekleri dökülmüş, beyaz yapraklarla avluyu kaplamıştı. Emre, kapıdan çıkan Elif’i görünce donup kaldı.
Düğünden sonra onu eve bıraktılar, konuştular, kapı önünde öpüştüler.
“Yarın gidiyorum. Benim kasabaya gel. Burası çok güzel. Kilisenin çan kulesinden manzara muhteşem. Babam yaptı, kendi evimiz var. Kasabayı ikiye bölen bir nehir akar.”
“Babam yaşarken birlikte balığa giderdik. Sabah erken saatlerde nehrin üstüne sis çöker, çimenler çiğlenir. Öyle bir sessizlik olur ki, balıkların suda çıkardığı sesi duyarsın. Eve levrek, kefal getirirdik. Bir kere de turna yakalamıştık. Şu kadar.” Emre kollarını açtı. “Tamam, biraz daha küçük. Askerdeyken kasabam rüyama girerdi. Bir an önce dönmek isterdim…”
“Neden hemen açıktan okula yazılmadın?” diye sordu Elif.
“Annem, eğitimin tam olması gerektiğini söyledi. Ama bence kasabadan çıkmamı istedi. Orada pek iş yok. Sen sınavlardan sonra gel. Göreceksin, ne güzel yerler var. Kasaba büyük. Çok katlı binalar var. İki saat otobüsle, cennete varırsın.”
Ayrılmak istemiyorlardı. Sabaha kadar konuşurlardı ama Emre, Elif’in titrediğini fark etti.
Sabah otobüste, ona özlediğini ve beklediğini yazdı. Elif kahvaltı ederken mesajı okuyunca gülümsedi.
“Dünkü çocuk mu yazdı?” diye sordu annesi.
“Bizi mi gördün?”
“Tabii. Kim o? O”Gerçek aşk, ne pahasına olursa olsun birbirine tutunabilmektir.”




