**Günlük – Bugünün Dersi**
“Kendini aptal yerine koyma! Annem yüzüğü nereye sakladı? Yoksa sen mi aldın? Konuş!” diye bağırdı Mehmet, Esra’nın omuzlarını acıtacak kadar sıktı.
Esra hep çirkin olmuştu. Doğumhanede torununu gören büyükanne, kızını isim konusunda sorguladı:
“Güzelcik mi koyacaksın adını?” diye sordu yeni anne, sevgiyle.
“Güzel’ler güzel olur, ama senin kızın—affet beni—öyle olmayacak. Büyükannenin adını ver, Esra olsun,” dedi büyükanne iç çekerek.
Anaokulunda bütün kızlar sevimli, iri gözlü, tombul yanaklı ve beyaz bukleliydi. Esra ise sıska, soluk benizli, fare rengi düz saçlarıyla diğerlerinden ayrılıyordu. Saçları statik elektrikten havaya kalkar, diken diken olurdu.
“Zavallı, bu görüntüyle çok çeker. Evlenemez herhâlde. Ben sana erkek seçerken akıllı ol dedim. Sen ne yaptın?” diye söylenirdi büyükanne, Esra’nın seyrek saçlarını zar zor tutan incecik örgülere bağlarken.
“Anne, yeter! Büyüdükçe düzelir,” diye karşı çıkardı Esra’nın annesi.
On iki yaşına geldiğinde Esra hâlâ değişmemişti. Sivri hatlı, kısa saçlı ve sınıfın en uzunu olarak “direk” diye alay edilen bir kızdı. İçine kapanmış, kimseyle arkadaşlık etmez, evde kitap okurdu.
Lisedeki yılbaşı balosuna gitmedi. Yazın aldıkları elbise dar gelmişti.
“Niye evdesin?” diye sordu annesi işten dönünce.
“Beni niye doğurdun ki? Hayat boyu acı çekeyim diye mi? Erkekler bana direk diyor, dansa bile çağırmıyorlar. Ben çirkinim!” diye ağlayarak bağırdı Esra.
“Kızım, güzel insanların da hayatı istedikleri gibi gitmez. Doğa böyle karar vermiş, ne yapalım? Güzellik her şey değil,” diye avutmaya çalıştı annesi.
“Öyleyse ne önemli? Para mı? Parayla her şeyi alabilirsin, hatta güzelliği. Ama bizim paramız da yok. Evlenmeyeceğim, çocuk da yapmayacağım. Kızım da benim gibi çirkin olup acı çekmesin,” diye hırslandı Esra.
“İnsanlar dış görünüşe aşık olur, ama ruhu ve karakteri sever,” dedi annesi üzgün bir sesle.
“Benim karakterim de kötü zaten, söylemiştin. Hiç sevilmeyen birinin karakteri iyi olabilir mi? Herkes benden kaçıyor!” dedi Esra, gözleri dolu dolu. “Neden babam olarak daha yakışıklı birini seçmedin?”
Okulu bitirdikten sonra üniversiteye girebilecek kapasitedeydi, ama sağlık meslek lisesine yazıldı. Çocukken zatürreeden hastanede yattığında, hemşireler ona beyaz önlükleriyle güzel melekler gibi görünmüştü. Üstelik saçları da bone altındaydı. Okul daha kısaydı ve erkek sayısı azdı, alay edecek kimse olmazdı.
Esra okulu birincilikle bitirdi. Hastalar onu çok severdi. Enjeksiyonları ustalıkla yapar, odalarda biraz daha kalıp dertlerini dinlerdi. Terapi bölümünde çoğunlukla yaşlılar yatardı.
Ama bazen gençler de olurdu. Otuz yaşındaki bir hasta, Serkan, sürekli hemşire masasının etrafında dolanır, Esra’ya iltifatlar ederdi. Bir gün onu tedavi odasında öptü, taburcu olduktan sonra sinemaya davet etti. Ama günler geçti, Serkan aramadı. Esra, onu evinde ziyaret etmeye karar verdi.
“Saflık etme sen. Adam evli,” dedi başhemşire başını sallayarak.
“Kıskançlıktan söylüyorsunuz,” diye gücendi Esra.
“Kendi kaydına bak, evli yazıyor ve eşinin numarası var.”
“Ama hiç gelmedi yanına,” diye itiraz etti Esra.
“İşte bu yüzden onun peşindeydi. Sen ona elma, portakal alıyordun, ev yemeği götürüyordun. Karısı iki çocukla evde, bırakacak kimsesi yok.”
“Çocuklar da mı yazıyor kaydında?” diye sordu Esra, gözleri dolmuştu.
“Bizim apartmanda oturuyor. Karısını iyi tanırım. Ciddi bir şey olsa çoktan söylerdim. Ama… galiba benden çekindi. Sen böylelerine dikkat et. Ağlama, ağlama… Senin de başına gelecek mutluluk. Erkekler hemşireleri sever. Biz bakmayı, ilgilenmeyi biliriz, gerektiğinde iğne de yaparız,” diyerek başhemşire onu kucakladı.
Bölümde yaşlı, kibar bir kadın yatıyordu. Kimsesi yoktu. Komodinin üstünde parlak portakal dolu poşetler, kocaman vişne şerbeti kavanozları görünmüyordu.
“Size kimse gelmiyor. Niye?” diye sordu Esra bir gün.
“Kocam on yıl önce öldü, oğlum uzakta yaşıyor. Ailesi ve işi var, boş yere rahatsız etmeyeyim. Kendim hallederim,” dedi Ayşe Hanım.
“Ama annenin sağlığından daha önemli ne var? Yakında taburcu olacaksınız, tansiyonunuz var, nasıl yaşayacaksınız tek başınıza?”
“Bir şekilde, Esracığım,” diye gülümsedi Ayşe Hanım.
“Size yardım etmeye geleyim mi? Zor değil. İğnenizi yaparım, tansiyonunuzu kontrol ederim. Vaktim bol.”
“İyi ama mahcup olurum,” diye çekingen davrandı Ayşe Hanım.
“Bunu sonra konuşalım, şimdi gitmem lazım.” Esra gülümsedi, eline dokundu ve odadan çıktı.
Taburcu olduktan sonra söz verdiği gibi Ayşe Hanım’ın yanına sık sık gitti. Çorba pişirdi, eczaneye, markete koştu, evi topladı. Esra, geniş, ferah dairede vakit geçirmeyi seviyordu.
“Kocam askerdi, generaldi üstelik,” diye gururla anlatırdı Ayşe Hanım çayını yudumlarken. “Esra, Ayşe Hanım’ın emanet ettiği yüzüğü müze yetkililerine teslim ettikten sonra, artık yalnızca hastalarına ve kalbinde taşıdığı insan sevgisine odaklanarak hayatını dolu dolu yaşamaya karar verdi.




