**Kalbin Atışı**
“Mehmet Bey, şubemize kendiniz gitmek zorunda değilsiniz. Belgeyi Elif götürebilir,” dedi müdür, sesinde bir rahatsızlık vardı.
“Kusura bakmayın, ama ben gitmek istiyorum. O benim memleketim. Uzun zaman oldu gitmeyeli.”
“Aileniz mi var orada?” diye sordu müdür, sesi biraz yumuşayarak.
“Hayır. Annemi buraya getirdim, ama…”
“Anlıyorum,” diye sözünü kesti müdür. “Memleket başka bir şey. Tamam, gidin. Ama yarın önemli bir gün, yetişebilecek misiniz?”
“Şüpheniz olmasın,” dedi Mehmet. “Teşekkür ederim.”
Müdür elini sallayarak konunun kapandığını belirtti.
Mehmet ofisine girdi, masasındaki evrak yığınlarını topladı, bilgisayarı kapattı, dosyayı aldı ve kapıyı kilitleyerek çıktı. Anahtarı girişteki güvenlik görevlisine bıraktı.
Eve uğramadı. Arabadayken annesini aradı, nasıl olduğunu sordu ve bugün uğrayamayacağını, önemli bir işi olduğunu söyledi. Memlekete gittiğini söylemedi. Annesi heyecanlanırdı, hem de kalbi hassastı.
“Tamam anne, gitmem lazım. Bir şey olursa hemen ara beni.” Telefonu kapattı ve kontağı çevirdi.
Şehir çıkışında bir benzinciye uğradı, deposunu doldurdu, bir kahve ve iki poğaça alarak yola koyuldu. Belgeyi iş günü bitmeden yetiştirmesi gerekiyordu. Yine de arayıp ofisdekileri bekletebilirdi.
Eski tanıdıkları ziyaret etmek gibi bir niyeti yoktu. Çocukluk arkadaşlarının hepsi dağılmıştı zaten. Sadece büyüdüğü şehri görmek istiyordu. Radyoyu açtı, arabanın içi yeni çıkan bir şarkıyla doldu. Sıcak kahveden bir yudum aldı.
***
Babasının vefatından sonra annesi sık sık hastalanmaya başlamıştı. Yapılan kontrollerde kalp sorunları çıkmıştı. Mehmet, ona il merkezine taşınmalarını teklif etmişti. Büyük şehirde sağlık hizmetleri daha iyiydi. Ama annesi kesinlikle reddetti. Oğlu artık büyüktü, kendi hayatını kurmalıydı, o da engel olmamalıydı. Fakat durumu giderek kötüleşiyordu.
Mehmet, annesini ikna ederek evlerini sattı, üstüne kendi birikimini koyup annesine kendi evinin yakınında küçük bir daire aldı. O günden sonra bir daha memlekete dönmedi, ama sık sık anılarına dalıp gidiyordu.
İlk aşk unutulur muydu? Belki Leyla artık orada yaşamıyordu, ama şehir aynıydı, sokak aynıydı, penceresinin altında aşkına karşılık bulamadığı için saatlerce beklediği o ev duruyordu. Şimdi bile onu düşündüğünde kalbi hızla çarpıyordu. Hiç kimseye karşı böyle bir his duymamıştı. Sanki kalbini o şehre bırakmıştı.
Zayıf, sıradan bir kız olan Leyla, on birinci sınıfa kadar dikkatini çekmemişti. Yaz tatilinden sonra okula döndüğünde bambaşka biri olmuştu. Mehmet ilk kez kalbinin varlığını hissetmiş, göğsünde şiddetle çarptığını fark etmişti.
O günden sonra tek düşündüğü Leyla’ydı. Yeni yılı sabırsızlıkla bekliyordu, çünkü okulda yılbaşı balosu olacaktı, Leyla’yı dansa kaldırıp hislerini itiraf edecekti. Nihayet, tatilden önceki son gün okulun salonuna devasa bir ağaç kurulmuştu. Gündüz küçükler için etkinlikler düzenlenmiş, akşam da büyükler toplanmıştı. Konserden sonra danslar başladı. İlk slowda cesaret edememişti.
Akşamın ilerleyen saatlerinde sadece hareketli yabancı şarkılar çalıyordu. Leyla’yla dans etme şansı giderek azalıyordu. Mehmet duvara yaslanmış, dudaklarını ısırıyordu. Sonunda bir slow daha başladı, salonun ortası boşaldı.
Derin bir nefes aldı. Ya şimdi, ya asla. Hızla yerinden fırladı, pencerenin yanındaki Leyla’ya doğru yürüdü.
Kalbi o kadar hızlı atıyordu ki gözlerinin önü karardı. Heyecandan bayılacak gibi oldu. Konuşacak hali yoktu. Nefesi kesilmiş bir halde, umutsuzca ve korkuyla ona uzandı.
Leyla, arkadaşlarıyla bir an göz göze geldi ve ona gülümsedi. Salonun ortasında, herkesin önünde Mehmet onu beceriksizce kavradı. Leyla ellerini omuzlarına koydu ve küçük adımlarla sallanmaya başladılar.
Mehmet’in bacakları taş kesilmişti, titriyordu. Etraflarında başka çiftler de vardı, ama o hiçbirini görmüyordu. Kalbi boğazında atıyor, kafasında çekiçler vuruluyordu.
Leyla’nın dudaklarındaki pembemsi ruj çilek kokuyordu. O günden sonra çilek kokusu ona hep o geceyi, Leyla’yı hatırlattı.
Müzik aniden kesildi. Leyla ondan hızla uzaklaştı, arkadaşlarının yanına gitti. Bir şeyler fısıldadı, kızlar yüksek sesle güldüler, ona bakarak. Mehmet’in yüzü kızardı, salondan çıktı.
Nisan ayında, Leyla’nın doğum gününden bir gün önce, Mehmet odasında, anne babasının uyumasını bekliyordu. Sonunda babasının horultusunu duydu. Hızla giyindi, banyodan bulduğu boya ve fırçayı alıp sokağa çıktı. Leyla’nın penceresinin altına kocaman harflerle “Doğum günün kutlu olsun!” yazdı. Altına da “M.K.” harflerini ekledi. Bunlar onun adının ve soyadının baş harfleriydi: Mehmet Kaya. Ama ona göre bu harflerin başka bir anlamı vardı: “Mutlulukla Kal.”
Okulda Leyla’nın yazıyı görüp bir işaret vereceğini, arkadaşlarına anlatacağını bekledi. Ama Leyla onun yüzüMehmet annesinin yanına döndüğünde, uzun zamandır hissetmediği bir huzurla kapıyı çaldı ve artık kalbinin eskisi gibi çarpmadığını, sadece dingin bir şekilde attığını fark etti.




