Firdevs’in içi hüzünle doluydu, her mezarlık ziyaretinden sonra olduğu gibi. Otobüste onunla birlikte birkaç kişi daha vardı. Herkes kendi düşüncelerine dalmıştı.
Otobüs, çevre yolundan şehre sapmıştı. Pencerenin ardında tek ve iki katlı kenar mahalle evleri uzanıyordu. Yakında onlar da yok olacak, yerlerine geniş caddeli, çok katlı yeni siteler yükselecekti.
Firdevs, bir anda içine doğan istekle bir sonraki durakta indi. “Bir dahaki gelişimde büyüdüğüm mahalle yok olursa?” diye düşündü endişeyle. Dökülen boyalı, basık iki katlı evlerin arasında yürürken, hayatının en mutlu günlerinin geçtiği evi bulamayacağından korkuyordu.
Pencerelerin çoğu kırıktı, kapılar sanki sessiz bir çığlık atarcasına ardına kadar açıktı. Sakinler çoktan yeni, düzenli dairelere taşınmıştı. Bomboştu, sadece geçen arabalar ve otobüsler vardı. İşte evi. Firdevs, eski bir dost görmüş gibi sevindi.
İnsansız ev soğuk ve cansız görünüyordu. Zamanla kararmış bir bank, girişin önünde hâlâ duruyordu. İki ev ileride ise bir vinç kolu görünüyordu. Evin yıkımı çok yakındı.
Firdevs gözlerini kapadı ve sanki ikinci kattaki pencereden dışarı bakan annesini gördü. Bahçede seksek oynayan kızların arasından onu arıyordu. Açık pencerelerden bulaşık sesleri geliyor, kızarmış soğan kokusu yayılıyordu. Birinin evinden televizyon sesi duyuluyor, teyze Emine’nin pencereTeyze Emine’nin tiz sesi yankılanırken, “Firdevs, yemeğe gel!” diye uzak bir anıdan annesinin neşeli çağrısı duyuldu.




