**Geç Mutluluk**
Murat, bilmediği büyük bir şehirde uzun süre dolandıktan sonra nihayet gara ulaştı. Ayakları yorgunluktan ağrıyordu, üstelik moralini de tamamen kaybetmişti. Buraya neşeyle gelmişti, böyle ayrılacağını hiç düşünmemişti. Hiçbir şey yapmadığı halde, yaramaz bir kedi gibi kaçıyordu.
Bekleme salonunda boş bir yer görüp oturdu. “Şimdi biraz soluklanayım, sonra bilete bakarım. Beş dakika bir şeyi değiştirmez. Neyse ki dönüş bileti almamışım. Bir hafta kalayım diye planlamıştım… Eh, neyse.”
Ayaklarının biraz dinlendiğini hissedince, ağır spor çantasını omzuna attı ve gişelere doğru yürüdü. Sıra beklerken, garın koşturmacasına bakıp tren bileti bulamazsa ne yapacağını düşündü. Ama gişedeki görevli ona bilet verdi. Tabii, treni beklemek için üç saatten fazla vardı. Önemli değildi. Önemli olan, elinde bilet olmasıydı; evine dönecekti.
Bileti ve kimliğini ceketinin cebine koyup etrafına baktı. Oturduğu yeri başkası almıştı. Dışarı, trenlerin olduğu tarafa çıktı. Gar binasının duvarına yaslanmış banklar da vardı. Bir peronda hareket etmeye hazır bir ekspres tren duruyordu. Altıncı perondaki elektronik tabela, kalkış saatini ve varış yerini gösteriyordu. Tüm yolcular trene binmişti, çünkü banklar boştu.
Raylardan gelen keskin kreozot ve yol tozu kokusu, sigara dumanına, içki kokusuna ve yıkanmamış bedenlerin terine karışıyordu. Temiz hava bile bu kokuyu dağıtmıyordu. Gündüz vakti buradan yüzlerce yolcu, sarhoşlar ve evsizler de dahil, geçiyordu.
Murat, tüm tabelaları ve peronları görebileceği bir banka oturdu, trenini beklemeye başladı. Galip’in torunuyla yaptığı konuşmayı zihninde tekrar tekrar yaşıyor, geç kalmış doğru cümleler ve savunmalar düşünüyordu. O an nasıl da afallamıştı…
“Boş mu?” diye genç bir erkek sesi duyuldu.
Murat başını kaldırdı ve karşısında resmi bir takım elbise giymiş, tekerlekli küçük bir valiz taşıyan genç bir adam gördü.
“Boş, buyurun oturun,” dedi ve biraz kaydı, oysa yeterince yer vardı. Diğer banklarda da insanların oturduğunu fark etti.
Adam bankın diğer ucuna oturdu, kravatını gevşetti, sonra valizini yanına yerleştirdi.
“İş seyahatine mi çıkıyorsunuz?” diye sordu Murat, insan sesi duymak istiyordu.
“Yok, iş seyahatinden dönüyorum,” diye isteksizce cevapladı adam ve Murat’a baktı.
“Ben de eve dönüyorum,” diye iç çekti Murat.
“Sen de iş seyahatinden mi?” diye kuşkuyla sordu adam.
“Hayır. Misafirliğe gelmiştim. Bir hafta kalacaktım, ama olmadı,” dedi Murat, başını öne eğdi.
“Kovdular mı seni?” diye merakla sordu adam.
“Öyle bir şey işte. Şimdi burada Trabzon trenini bekliyorum. Ya sen?”
“İkimiz de şanssızız, uzun bekleyeceğiz. Ben de erken dönmek zorunda kaldım. Bileti değiştirdim.”
“Hangi vagondasın?” diye merakla sordu Murat.
“On birinci vagon.”
“Demek ki aynı vagonda gideceğiz. Peki kompartımanın kaçıncı, beşinci mi?”
“Beşinci,” dedi adam şüpheyle ve cebinden bileti çıkardı. Kontrol etti, başını sallayıp cebine geri koydu. Sonra dizlerine vurdu.
“Vay canına, ne tesadüf. Biletini yeni mi aldın?” diye sordu, bu kez Murat’a daha dikkatli baktı. Tüm yol boyunca birlikte seyahat edeceklerdi.
“Evet.”
“İki gün sonra dönecektim, ama eşim aradı, kızım hastalanmış. Teşhisi bile söylemekten korkuyormuş, ağlıyormuş. İş seyahatini yarıda kesip dönmek zorunda kaldım.”
“Uçakla daha hızlı giderdin,” diye fark etti Murat.
“Uçmaktan korkuyorum, açıkçası. Tren daha güvenli.”
Tam o sırada adamın ceket cebinden telefon çaldı. Telefonu çıkarıp açtı. Murat başını çevirerek dinlemediğini belli etti.
“Alo. Evet, gardayım, biletimi de aldım… Ben de umuyordum… Ben de çok özledim. Ağlama, sana gelmek için fırsat kolluyorum…” Uzun süre dinledi, boşluğa bakarak. “Tamam, bir şey değişirse mutlaka ararım. Hadi, görüşürüz, öpüyorum.” Konuşmayı kesti ve telefonu cebine koydu. Adamın moralinin bozulduğu belliydi. Dalgın dalgın önüne bakıyordu. Murat da sessiz kaldı.
“Anlamamazlık etme,” diye birden sessizliği bozdu adam. “Yargılama babacığım. Sen hiçbir şey bilmiyorsun,” diye birden “sen” diye hitap etti.
“Ben yargılamıyorum. Beni ilgilendirmez,” dedi Murat.
“İşte doğru tavır. Kızım için herkesi parçalarım. Ama eşim… Deli gibi âşık oldum. Sana hiç olmadı mı?” Adam dönüp Murat’a baktı, cevap bekliyordu.
“Oldu tabii. Ama eşimi aldatmadım. Evlendiysen, ailenin sorumluluğunu alacaksın. Ya o başkasına kaçsaydı? O zaman nasıl yaşardın?” diye dürüstçe itiraf etti Murat. “Yani bu iş seyahati bahanesi mi?”
“Anladın işte. Altı ayda bir buraya geliyorum, ruhum dinleniyor,” dedi, gözleri buğulandı. “Sonra tekrar devam edebiliyorum.”
“Kızın kaç yaşında?” diye sordu Murat.
“On iki. Sen nereye gidiyorsun peki? Çocukların yanında mı kaldın? Oğlun kapıyı mı gösterdi?” diye kinayeli sordu adam.
“Oğlum İstanbul’da ailesiyle yaşıyor. Sürekli beni çağırıyor. Ne işim var benimMurat ve Galip el ele tutuşarak trene bindiler, geç kalmış mutluluklarını sonunda yakaladıklarını hissettiler.




