“Seninle ‘sen’ diye konuşabilir miyiz?” diye fısıldadı Emre kulağına. Ece, şakaklarında hissettiği nefesin sıcaklığıyla ürperdi. Teninde küçük bir heyecan dalgası gezindi…
“Sevim, koridorda kimse kalmadı mı? Bugün erken çıkmak istiyorum, annemin doğum günü,” dedi Ece, masasından kalkarken.
“Hemen bakıyorum, Ece Hanım.” Genç ve güler yüzlü hemşire kapıyı açıp koridora baktı. “Kimse kalmamış, bugünkü randevular da bitti, kontrol ettim.”
“Tamam. Biri gelirse yarına al ya da yan taraftaki doktora yönlendir, Nilgün Hanım’a.”
“Merak etme, ben hallederim,” diyerek güvence verdi Sevim. “Müdürümüz şehir dışında, bir şey olursa ben arkanı toplarım.”
“Sağ ol. Sensiz ne yapardım?” Ece çantasını alırken bir kez daha masaya baktı, telefonunu unutup unutmadığına emin olmak için. “Yarın görüşürüz.”
“Görüşürüz, Ece Hanım. Hadi acele et, hava kararıyor, yağmur başlayacak.”
“Öyle mi? Bir de çiçek alacaktım. Neyse, koşuyorum.”
Merdivende palto giyerken, yaşlı bir kadın seslendi: “Ece Hanım, çıkıyor musunuz?”
“Evet, yarın bekler misiniz? Acelem var.”
“Ama Emine sizi bekliyor, sürekli ağlıyor. Biraz konuşsanız…”
“Yarın akşam nöbetim var, sabah evlere gideceğim, uğrarım. Şimdi yetişmem lazım.”
Dışarı çıktığında gökyüzü kapkaranlıktı. Yağmur bulutları şehrin üzerine çökmüştü, sanki bir anda patlayacak gibi. Çiçekçiye yaklaşırken ilk damlalar omuzlarına düştü. Saklanacak bir yer bulur bulmaz yağmur şiddetlendi.
“Endişelenmeyin, güzelce sararım çiçekleri,” dedi çiçekçi kadın.
Ece, annesinin en sevdiği güller sarılırken, otobüslerin bir bir kalktığını görüp içini bir telaş sardı. Sonunda çiçekleri alıp parasını ödedi ve otobüs durağına koştu. Başını çiçekle koruyarak…
Durakta yalnız kalmıştı. Şansına üstü kapalıydı. Şemsiyesini unutmuştu, zaten kısa mesafede bile sırılsıklam olmuştu.
Otobüs bir türlü gelmiyordu. Keşke biraz daha bekleseydi, Emine’nin büyükannesiyle konuşsaydı. Üşüyerek yol kenarına çekildi. Derken, siyah bir jip yanına yanaştı. Cam açıldı, içindeki adam ona baktı.
“Atlayın. Kaza var, otobüsler çalışmıyor.”
Bir an tereddüt etti ama araçtaki sıcaklık ve sessizlik cazip geldi. Emre’nin yanına oturdu.
“Tarabya’ya gideceğim.”
“Tamam, ben de o taraftayım.”
Adamın özgüveni ve karizması Ece’yi etkilemişti. Karanlık düşüncelere kapılmamak için kendini zor tuttu. “Senin gibi adamlar otobüsle uğraşmaz,” diye söylendi içinden.
“Geçen ay torunumu muayeneye getirmiştim, hatırladınız mı?”
“Ha?” Ece şaşırdı. “Sizi unuturdum, mümkün değil.”
“Genç göründüğüm için mi? Kızım on yedi yaşında anne oldu. Şimdiki gençler öyle…”
“Elbette sizden görmüştür,” diye kestirip attı Ece.
Sonra konuşmaları okul yıllarına kadar uzandı. Aynı lisede okuduklarını fark ettiler. Ece’nin evine yaklaştıklarında, adam durdu.
“Çok teşekkür ederim!” diye bağırdı Ece, ama jip çoktan uzaklaşmıştı.
Evi, anne kokusu ve taze pişmiş kekle doluydu. Annesi çiçekleri görünce sevindi.
“Kızım, sırılsıklamsın! Hemen terliklerini giy. Çay demledim…”
“Arkadaşların gelmeyecek mi?”
“Kimseyi çağırmadım. Zaten sık görüşüyoruz.”
“Seni kim bıraktı? Acaba bir âşık mı çıktı?” diye sırıttı annesi.
“Ne âşığı? Rastgele biriydi.”
“Yakışıklıymış.”
“Nereden anladın?”
“Gözlerim kör değil ya.”
Akşam yemeğinden sonra salona geçtiler. Ece’nin gözleri kapanıyordu. Annesi, “Artık bir adam bulmalısın, geçmişi unut…” diye mırıldandı, ama Ece duymazdan geldi.
Ertesi gün hastaneden çıkarken siyah jipi gördü. Adam ona broşunu uzattı: “Düşürmüşsünüz.”
“Teşekkürler, dün size…-”
“Yemeğe gidelim mi? Başka teşekkür edeceksen, kabul etmem.”
Restoranda, Emre hayatını anlattı. Eşini kaybetmiş, kızını büyütmüştü. “Seni ilk gördüğümde beğenmiştim. Dün şans eseri karşılaştık. Bu bir işaret olmalı.”
Ece’nin içi ürperdi.
Ertesi gün, yine yağmur başladığında jip yanına yanaştı. “Üzgünüm, işlerim vardı. Ama bugün seni görmek istedim.”
Ece ona neden kendisi gibi sıradan birini seçtiğini sordu.
“Senin gibi birini aradım hep. Benim için mükemmelsin.”
Birkaç ay sonra evlendiler. Ece, hayatın hiç beklenmedik anlarda güzelleşebileceğini öğrendi.
İnsan bazen korkularının esiri olur. Ama bazen de cesaret etmek, yeni bir sayfa açmak gerekir. Kim bilir, belki de gerçek mutluluk tam da o köşede bekliyordur…




