“Bana niye öyle bakıyorsun? Evet, çocuk istemiyorum. İkimiz yalnızken kötü müyüz?” diye sordu Elif kocasına.
Güneşin ilk ışığı mutfağın penceresinden süzüldü. Panjurların arasından geçerek zemini, duvarı ve masanın üzerini ışık ve gölge çizgileriyle böldü. Alper’in yüzüne değdi, uykusuzluktan kızarmış gözlerini yaladı.
Alper gözlerini kapadı ama ince göz kapaklarının arkasından bile parlak ışığı hissediyordu. Sandalyesini çekip güneşin ulaşamayacağı bir köşeye geçti. Sanki alınmış gibi, güneş karşıdaki dokuz katlı binanın arkasına saklandı. Mutfak bir anda karanlık ve kasvetli oldu. Tam o anda, beklenen anahtar sesi geldi. Alper irkildi, girişteki tedirgin hışırtıları duymak için nefesini tuttu.
Çıplak ayakların sessiz adımları bir an durdu, sonra mutfağa doğru yaklaşmaya başladı.
“Alper? Uyanık mısın?” diye sordu karısı, sesinde şaşkınlık ve tedirginlik vardı.
“Neredeydin?” diye hırıltılı bir sesle sordu, kurumuş dudaklarını aralayarak.
Elif hemen cevap vermedi. Bir anlık tereddüt, Alper’in inanmasına yetmişti belki, ama birkaç saniye düşündü.
“Deniz’le kafeye gittik, sonra… onun evinde devam ettik. Affet, içtik, kendimi kaybettim. Onun evinde uyuyakalmışım,” diye yalan söyledi.
“Neden aramadın?”
“Dedim ya, sarhoştum. Seni uyandırmak istemedim,” diye daha sakin bir sesle cevapladı.
“Yokluk fark edilmeyecek kadar uyuduğumu umdun,” dedi Alper, karısına bakmadan.
“Ne oldu yani? Bir kere eğlenip gezdik diye mi bu haldesin?” diye bağırdı Elif, savunmaya geçerek.
“Bir kere mi?” diye döndü Alper.
Elif gözlerini kaçırdı.
“Uykum var, sonra konuşalım,” diyerek çıkmak üzereydi ki Alper aniden bileğinden yakalayıp kendine çekti.
Elif çığlık attı, dengesini kaybedip dizlerine düştü ama hemen fırlayıp elini kurtarmaya çalıştı.
“Bırak, acıtıyorsun!” diye tısladı.
Ama Alper bileğini daha sıkı kavradı.
“Elimi kıracaksın! Bırak!” diye bağırdı, gözlerinde nefret ve çaresizlikle.
“Onunla mıydın? Söyle!”
“Evet! Evet!” diye yüzüne haykırdı Elif. “İyi mi oldu? Senden nefret ediyorum! Bıkkınım senden!”
Ani bir hamleyle çekildi, bu kez Alper onu bıraktı. Elif dengelenemeyip arkasındaki kapı pervazına dirseğini çarptı, acıyla inledi.
“Git,” dedi Alper sakince.
“Alper, en azından—”
“Defol! Ona git, cehenneme! Eşyalarını sonra alırsın.”
Elif mutfaktan çıktı, dirseğini ovuşturarak. “Gidiyorum işte! Pişman olacaksın!” diye bağırdı.
“Lanet olsun!” diyerek masadaki fincanı duvara fırlattı.
Güneş, karşıdaki binanın ardından tekrar göründü, mutfağı panjurların çizgileriyle süsledi. Işık, masada hareketsiz oturan Alper’in sırtına dokunuyordu.
O günden sonra her şey değişti. Elif’in yokluğunda Alper, eski neşesini kaybetmişti. Arkadaşlarının eşleri ona şüpheyle bakıyordu. Yalnızdı.
Bir gün markette tanıştığı küçük Emre ve büyükannesi Ayşe Teyze, hayatına girdi. Emre’nin masum gözleri, Alper’in içindeki boşluğu dolduruyordu.
Zaman geçtikçe, yeni bir aileye dönüştüler. Yeni yıla birlikte gireceklerdi. Mutluluk, umutla doluydu. Hepsi için yeni bir başlangıçtı bu.




