Beni Çocukla Başbaşa Bıraktı ve Kaçtı. Ah, sen… Eski Bırakılmışlık…

**Günlük**

“Çocuğu bana bırakıp kaçtın. Ah seni… Uyuyakalmışım, ihtiyar kadın…” diye inledi Meryem, başını iki yana sallayarak.

Eski, yıpranmış otobüsün içi bunaltıcıydı. Açık pencerelerden giren otuz dereceye ısınmış hava, serinlik yerine yol tozlarını taşıyordu içeri. Yolcular sıcaktan bunalıp uyukluyordu.

Önce küçük bir caminin altın yaldızlı kubbesi göründü. Tahta evler yanına ilişmiş, arkalarında tuğla apartmanların üst katları ve çatıları uzanıyordu. Yolcular uyandı, hareketlendi, toparlanmaya başladı. Çevik olanlar, hemen eşyalarını kapıp havasız otobüsten ilk çıkmak için kapıya yöneldi.

Yalnız bir kadın hiç kıpırdamadan oturuyor, camdan dışarı bakıyordu. Elleri, mavimsi damarlarıyla dizlerinin üzerinde duruyordu. Açık sarı saçları, koyu kökleriyle düzensizce yüzüne dökülmüş, solgun yanaklarını daha da belirgin hale getiriyordu. Dudakları üzgün bir kıvrımla aşağı inmiş, ince göz kapakları kırışıklarla kaplıydı. Hasta ya da hayat tarafından hırpalanmış, gelecekten bir beklentisi olmayan biri gibi duruyordu.

Otobüs zorlanarak son bir hamle yapıp cami önündeki küçük meydanda durdu. Yolcular sabırsızca kapıda sıkışıyor, bir an önce özgürlüğe çıkmaya can atıyordu.

“Hanımefendi, geldik. Son durak,” diye seslendi şişman, kelleye dönmüş şoför, kabinin camından uzatarak başını.

Kadın etrafına baktı. Otobüste ondan ve şoförden başka kimse kalmamıştı.

“Geldik, iniyoruz,” diye tekrarladı şoför.

Ayağının dibindeki küçük çantayı aldı, ayağa kalktı ve oturma sıraları arasından yürüdü.

“Allah’a ısmarladık,” dedi kapıda, şoföre dönmeden.

Tam toprağa ayak bastığında, kapılar arkasında hışırtıyla kapandı. Kadın yavaş adımlarla tahta evlere doğru ilerledi. Bir anda camiden ezan sesi yükseldi. Kadın durdu, başını gökyüzüne çevirerek hareketsiz kaldı. Sonra döndü, camiye yöneldi.

Dar bir patikadan, iki yanı rengârenk çiçeklerle dolu yoldan geçip açık kapıdan içeri girdi. Serinlik ve buhur kokusu yüzüne çarptı. İçeride güneşin son ışıkları, toz taneleriyle dans ederek tahta zemine düşüyordu.

Adımları sessizliği böldü. Kapı yanındaki bir sıraya oturdu.

“Kendinizi iyi hissetmiyor musunuz? Su getireyim mi?”

Yanında, sıcakta bile boynuna bağlı bir başörtüsü takmış genç bir kız belirdi. Mavi gözleri samimi bir şefkatle bakıyordu.

“Hemen geliyorum,” dedi ve kayboldu, ama kısa süre sonra dönüp kadına bir bardak su uzattı.

“Alın. Çeşme hemen yakında. Sıcakta bile soğuk kalır. İçin.”

Ayşe bardağı aldı, ağzına götürdü. Su berrak ve buz gibiydi, dişlerini kamaştırdı.

“Başka bir şey lazımsa, söyleyin,” diyerek uzun, koyu renk eteğini hışırdatarak köşedeki küçük tezgâha geri döndü.

Kadın suyu bitirdi, adımlarını yavaşça atarak tezgâha yaklaştı.

“Teşekkür ederim,” dedi, boş bardağı bırakarak. “Sen buradan mısın? Herkesi tanır mısın?”

“Köyümüz küçük. Kimi soracaktınız?” diye cevap verdi kız.

“Meryem… Demirtaş’ı tanır mısın?”

“Tabii, o benim babaannemdi. Bir yıl önce vefat etti. Siz ona neciydiniz?” Kız tezgâhtan çıktı, şimdi birkaç adım ötede duruyordu.

“Sen Ayşe misin?” diye sordu, gözlerini kadından ayırmadan. “Ben Elif…”

***

**On Sekiz Yıl Önce**

Meryem, akşam güneşinin ışıklarından gözlerini kısarak evin önündeki bankta oturuyordu.

“Anne,” diye bir ses duydu yanıbaşında.

Başını çevirdi, avucunu alnına siper etti. Karşısında, bir buçuk yıl önce kaçan kızı Ayşe duruyordu. Bir elinde ince bir battaniyeye sarılmış bir bebek, diğerinde siyah bir spor çanta vardı.

“Döndün… Ben böyle biteceğini biliyordum. Tamamen mi geldin, yoksa?” diye soğuk bir sesle sordu Meryem.

Komşu evin penceresinde perde kıpırdadı. Meryem zorlukla banktan kalktı.

“Eve geçelim. Komşuları meraklandırmaya gerek yok,” dedi ve merdivene elini dayayarak çıktı.

Ayşe bir an duraksadı, sonra annesini izledi. Göz ucuyla evi süzdü, çantayı kapının yanına bıraktı, yüksek demir karyolaya yaklaşıp bebeği usulca bıraktı. Doğruldu ve rahatlamış gibi nefes verdi.

“Oğlan mı, kız mı?” diye duygusuzca sordu Meryem, kızının arkasına bakarak.

“Kız. Adı Elif,” dedi Ayşe, annesine dönerek.

“Ben böyle olacağını biliyordum,” diye tekrarladı Meryem iç çekerek. “Demek şehirde işler yolunda gitmedi, ki anana döndün. Burada ayağını bile basmayacağım diye bağıran sen değil miydin? Ne yapacaksın şimdi?”

“Şimdi konuşmayalım anne. Çok yorgunum,” dedi Ayşe, saçlarından düşen bir tutamı kulağının arkasına atarak karyolaya, bebeğin yanına oturdu.

“Peki. Acelemiz yok. Sütün yok mu?” Meryem, kızının kazağının altındaki zayıf bedenine baktı. “Nereden gelecek ki? Zaten bir deri bir kemik kalmışsın. Dur, Nuriye teyzeye gideyim, keçisi var, süt verir.”

“Yanımda mama getirdim,” dediElif, annesinin sıcak ellerine sarıldı ve ilk kez hayatın ona verdiği en büyük armağanın, affetmek olduğunu anladı.

Rate article
Lifequest
Beni Çocukla Başbaşa Bıraktı ve Kaçtı. Ah, sen… Eski Bırakılmışlık…