Eski, geniş apartman dairesinde alışılmadık bir hareketlilik vardı. Kapı zili sık sık çalıyor, her açılışında bir akraba içeri giriyordu. Bu sefer pahalı bir takım elbise giymiş, ceketi göbeğine zor sığan iri yarı bir adam geldi.
Solgun, silik bir kadın ona ekşi bir gülümsemeyle baktı. Adam ise kanepeden kalkıp onu karşıladı.
“Ahmet! Gelmezsin diye düşünmüştüm,” dedi erkekler tokalaşırken. “Otur, anlat bakalım hayat nasıl gidiyor?”
Kadın, kardeşlere yer açmak için can sıkkın bir tavırla diğer tarafa kaydı.
“İbrahim’in karısı mı bu? O kadar kız varken böyle biriyle mi evlenmiş…” Ahmet doğru kelimeyi bulamadı.
Zilin tekrar çınlamasıyla üçü de başlarını kapıya çevirdi. İçeri girecek olan kişiyi bekliyorlardı. Kapıda siyah pantolon ve lacivert kazağıyla zarif duruşlu uzun boylu bir adam belirdi.
Burak, kuru bir selam verip etrafa baktı ve odanın diğer köşesindeki yıpranmış koltuğa oturdu.
“Ne şık olmuş Burak,” diye geçirdi içinden Ahmet. Onu otuz yıldır görmemişti ama tanımıştı. İşte üç kardeş, üç varis bir araya gelmişti. Leşin başına üşüşen kargalar gibi. Ahmet, özellikle Burak’ın gelmeyeceğini ummuştu.
Üç kardeş, Ayşe Hanım’la vedalaşmak için buraya davet edilmişlerdi. Mektupta açıkça “vedalaşmak” yazılmıştı. Adres de unutanlar için eklenmişti.
Ahmet uzun zamandır başka bir şehirde ailesiyle yaşıyordu. İyi bir iş, ev, araba, iki kızı… Bir tanesi torun bile vermişti. Teyzesinin mirasına ihtiyacı yoktu, meraktan gelmişti.
Eskiden bu daire ona koskocaman gelirdi. Karanlık köşelerden, iri duvar saatinden ve hantal mobilyalardan korkardı.
Babaları inşaattan düşüp öldüğünde, anneleri yasa boğulmuştu. Üç çocuğu nasıl büyütecekti? En küçükleri İbrahim henüz beş yaşındaydı. Zor günler geçirdiler. Bir gün annelerinin hiç bilmedikleri bir ağabeyi çıkageldi ve en azından büyük iki çocuğu yanına almayı teklif etti.
Onların çocukları olmamıştı. Anne kendine gelip çocukları alacaktı. Ağabey ona biraz para verdi ve çocukları yanına alıp gitti. Anne hasretten içkiye başladı ve çok geçmeden öldü.
Teyze Ayşe soğuk ve sert bir kadındı. Çocukları doyurdu, giydirdi, sevmeye çalıştı. Ahmet, bunun hayata tutunma şansı olduğunu kısa sürede anladı ve amcasıyla teyzesini hoş tuttu.
Ama ortanca Burak içine kapanıktı, yeni akrabalarla ilişki kurmaya yanaşmadı. Okulu bitirince Ahmet’in aksine üniversiteye gitmedi. Memleketine, anne babasının evine döndü. İş buldu, dışarıdan okudu. Amcası ilk zamanlar para gönderdi ama Burak ihtiyacı olmadığını yazarak geri yolladı.
Ahmet, üniversitenin son senesinde evlenip İstanbul’a kayınvalidesinin yanına taşındı. İbrahim ise haylazlığına devam etti, sorumsuz bir hayat sürdü. “Her ailede bir tane bulunur” derler ya…
“Ev tadilat ister. Sonra iyi paraya satılır. Böyle mobilyalar artık yapılmıyor, Sovyet dönemi antikası. Vitrindeki Bohemya kristalleri de öyle. Bir de bankadaki paralar vardır belki… Ama 90’larda hepsi erimiş olabilir…” Ahmet hayallere daldığını fark edip kendine geldi.
Düşünürken sık sık Burak’a bakıyordu. O, ilgisiz bir şekilde oturmuş, bacak bacak üstüne atmıştı. İbrahim karısıyla ilgili bişeyler mırıldanıyor, ara sıra kardeşlerine göz atıyordu. “Burak ailenin dışında kalmıştı, amca da teyze de onu pek sevmezdi. İbrahim ise payını çarçur eder…” Ahmet, herkesten çok mirası hak ettiğini düşünüyordu.
Kapıyı açtıkları güzel kız, muhtemelen teyzenin bakıcısıydı. Ahmet tam onu düşünürken, içeri tekerlekli sandalyede yaşlı bir kadın girdi. Başı göğsüne düşmüş, bacakları kalın bir battaniyeyle örtülüydü.
Kız, sandalyeyi Ayşe Hanım’ın herkesi görebileceği şekilde yerleştirdi. Yanında daha da genç ve çekici görünüyordu. Teyzelerinin hâlâ hayatta olduğunu gören üç kardeş şaşkındı.
Ahmet hesaplamaya çalıştı. Seksenini geçmiş olmalıydı. Neden öldüğü kanısına varmıştı? Telefonda “Ayşe Hanım’la vedalaşmak için” denmişti. Bu yüzden öldüğünü sanmıştı.
Ahmet merak ve korkuyla teyzesinin yüzünü inceledi. Çizgili kahverengi lekeler, teller gibi dikilmiş kır saçları. Artrit yüzünden bozulmuş ellerinin damarları şişmişti. Şoke olmuştu. Tanıyordu ama tanımıyordu. Zaman, bir zamanlar gururlu ve zarif kadını tüketmişti.
“Ayşe Hanım hepinizi görmekten mutlu,” dedi genç kız neşeyle.
“Onun isteğiyle sizi bulup davet ettim. Telefondaki ifadem yanlış anlaşıldıysa özür dilerim. Ayşe Hanım mirası paylaştırmak, sonra kavga çıkmasın diye hepinizi görmek istedi.”
“İlginç. Peki bizim isteklerimiz de dikkate alınacak mı?” diye atıldı Ahmet.
“Tam olarak değil. Çay içer misiniz? Yardım eder misiniz?” diye sordu İbrahim’in karısına dönerek.
“Sen kimsin?” Ahmet kızı durdurdu.
“Bu Deniz, benim torunum,” dedi Ayşe Hanım beklenmedik bir şekilde.
Ahmet ona baktı, sonra Burak’a çevirdi gözlerini. O sakindi. İbrahim ise yerinde duramıyordu.
“İbrahim’in kızı mı? Bir de mirası paylaşacak biriDeniz, gözlerindeki hüznü saklayamazken, “Baba,” dedi Burak’a dönerek, “senin kim olduğunu biliyorum, ama bunca yıl sonra burada olman asıl mirasın ne kadar değerli olduğunu hatırlatıyor bana.”




