“Ne kadar yakışıklı olmuş. Biraz daha zengin olsa, prestijli bir firmada çalışsa, belki ona âşık olurdum,” diye düşündü Elif.
“Tamam, Emre, benim yerime sen bakacaksın. Bir sorun olursa ara beni. Mars’a gitmiyorum sonuçta, ulaşabilirsin,” dedi Kaan, yardımcısı ve dostuna elini uzatarak.
“Anladım, merak etme. Bu arada, hâlâ söylemedin, tatile nereye gidiyorsun? Antalya’ya mı, İzmir’e mi?” Emre, uzatılan eli sıktı.
“Söylemedim mi? Anneme gidiyorum. Çatıyı tamir edeceğim, çitleri düzelteceğim. Eskiden babam evle ilgilenirdi, ama o vefat edince her şey bir bir bozulmaya başladı. Son ne zaman balığa gittiğimi bile hatırlamıyorum.”
“Ben hiç balığa gitmedim. Tam bir şehir çocuğuyum. Sana gıpta ediyorum,” diye iç çekti Emre. “Dönüşte anlatırsın,” diye ekledi, arkasından uzaklaşan Kaan’a seslenerek.
Yarın sabah gürültülü, tozlu şehirden uzakta olacağı, annesine sarılacağı, çocukluğunun temiz havasını içine çekeceği için içi sevinçle doluydu. Kaan eve doğru giderken gülümsüyordu.
Küçük bir kasabada büyümüştü. Annesi öğretmendi, babası inşaat işçisiydi. Kaan, sık sık babasına inşaatta yardım eder, her işi yapabilirdi. Babası, oğlunun kendi izinden gitmesini hayal ederdi. Ama Kaan’ın ilgisini arabalar, bilgisayarlar, yeni dijital teknolojiler çekiyordu. Okulda başarılıydı. Liseyi bitirdiğinde, bu kasabada yapılacak bir şey olmadığını, İstanbul’a gidip hayatta babasının istediği gibi bir inşaat işçisinden daha fazlası olmak istediğini söyledi.
“Ne demek yapılacak bir şey yok? Kasaba büyüyor, inşaat işçilerine her zaman ihtiyaç var. Aç kalmazsın. İstersen sana modern bir ev yaparız. Evlenirsin, çocukların geniş bahçede koşar,” diye düşünürdü babası.
“Evlenmek için henüz erken. Önce ayaklarımın üzerinde durmalıyım,” diye savuştururdu Kaan.
Babası sinirlenir, tartışırdı. Annesi ise sabırla onu sakinleştirir, oğlunu desteklerdi.
“Kanatlarını kesmeyelim. Denesin. Zeki çocuk, gurur duyacağız onunla,” diye babasını ikna ederdi.
Ailesi ona ilk zamanlar için para verdi ve başkentin yolunu tutmasına izin verdiler. Kaan üniversitede okurken bir yandan da inşaatta çalıştı. Zamanla istediği her şeye ulaştı.
Okuldayken Elif’e âşıktı, gülen, sevimli bir kızdı. O, çok parlak bir öğrenci değildi, kuaför olup kendi salonunu açmak hayali kurardı. Her ikisinin de kendi hayalleri vardı. Böylece farklı şehirlere gittiler, bir gün yeniden buluşmayı umarak.
Kaan, tatillerde veya izin günlerinde eve geldiğinde, Elif’in çoktan ayrıldığını öğrenirdi.
Elif’in annesine gidip telefon numarasını, adresini isteyebilirdi, ama yapmadı. Aşk, hayallerinin önüne geçerdi. Evlenirlerse, çocukları olur, ekmek parası için uğraşmak zorunda kalırlardı. Hayır, önce istediği her şeye ulaşmalıydı – işini kurmalı, araba almalı, ev yapmalı, ondan sonra…
“Dikkat et, zamanı kaçırıyorsun. Elif seni beklemeyebilir,” derdi babası.
“Önemli değil, başka kızlar da var,” diye cevap verirdi ama başka hiçbirini istemezdi.
Şimdi Kaan’ın her şeyi, ya da neredeyse her şeyi vardı. Lüks bir semtte güzel bir ev, pahalı bir araba, iyi gelir getiren bir iş. Artık bir eş düşünebilirdi. Kadınlar vardı etrafında. Ama onlar Kaan’ı değil, evini, arabasını, parasını istiyorlardı. Oysa o, kendisi için sevilmek istiyordu.
Ailesini ziyarete gittiğinde, içten içe Elif’le karşılaşmayı umuyordu. Ailesine kendisinden pek bahsetmezdi. Onlar mütevazı, gösterişsiz bir hayat sürer, dürüst emekleriyle geçinirlerdi. Oğullarından da bunu beklerlerdi. Kaan başarılarından bahsetmeye başladığında, babasının kaşları çatılır, annesi endişeyle göz kırpardı. Dürüst çalışmayla İstanbul’da bir daire alınabilir miydi, ev yapılabilir miydi?
“Yasaları mı çiğniyorsun? Sana bunu mu öğrettik? İnşaatta çalışsan, annenle ben senin yüzünden utanmasak daha iyi olurdu,” diye söylenirdi babası.
Bu yüzden Kaan, onları ziyarete giderken arkadaşlarından ödünç aldığı eski, sade bir arabayla giderdi, “Lexus”unu bırakarak. Ya da trenle. Kendisinden bahsederken kısa keser, mühendis olarak çalıştığını söylerdi. Babası onaylarcasına başını sallar, İstanbullu oğluyla gurur duyardı.
Tatile hazırlanırken, Kaan bu sefer de değişiklik yapmadı, babası üç yıl önce vefat etmiş olsa da. “Lexus”unu garajda bıraktı, trene bindi ve sade giyindi.
Alt yatak ona, üst yatak ise yaşlı bir kadına aitti. Kaan düşünmeden yerini ona verdi. Kadın, tüm yol boyunca ona minnettarlığını gösterdi.
Kaan, üst yatakta pencereden dışarı bakarken ormanlar, tarlalar, nehirler geçiyordu. Aklına yıllar önce ilk kez İstanbul’a giderkenki hâli geldi. Trenin tekerlek sesleriyle geçmişi düşünmek kolaydı.
Kasaba ona küçük ve masalsı güzellikte göründü. Hava temiz ve tazeydi, şehirlerin tozlu, cılız bitkilerinin aksine ağaçların yaprakları canlı yeşildi. Bahçelerde çiçekler göz alıyordu.
Kaan, eski evlerinin avlusuna girdi. Annesi onu görünce ellerini çırptıAnnesi ona sarıldığında, Elif’in aslında kasabada olduğunu ve onu beklediğini öğrendiğinde, yılların özlemi bir anda eriyip gitti.




