Eskiden, bir zamanlar, hastaneden çıkarken kapıda bir adamla çarpışan bir kız varmış. Adı Selin’di. Adam, “Pardon,” demiş, Selin’e bir an bakakalmış. Sonra gözleri küçümseyici bir ifadeye bürünmüş, yüzünü çevirip onu unutuvermişti.
Selin böyle bakışlara alışıktı. Zarif, ince bacaklı kızlara bakışlar hep başkaydı. Erkeklerin gözleri onları görünce iştahlı, yapışkan olurdu. Bu adaletsizlik Selin’i derinden yaralardı. Suçu neydi ki?
Küçüklüğünde herkes tombul yanaklarına, dolgun bacaklarına hayran kalırdı. Okulda beden dersinde sıraya geçtiğinde, hep kızların en önünde dururdu. Ona “şişko, tosun, çuval patates” derlerdi. En acımasız lakapları ise hatırlamak bile istemezdi. Çocuklar acımasızdı. Öğretmenler her şeyi görür ama hiçbir şey yapmazdı.
Diyetler denemişti, ama açlık dayanılmaz gelince vazgeçmişti. Verdiği kilolar hızla geri dönerdi. Aslında güzeldi, ama kiloları güzelliğini gölgeliyordu.
Öğretmen olmayı hayal etmişti, ama çocukların yine alay edeceğinden korkup vazgeçmişti. Liseden sonra sağlık meslek lisesine yazılmıştı. İnsanlar acı çekerken, yardım edenin görünüşü umurlarında olmazdı.
Sınıfta erkek yoktu, kızlar ise kendi dertleriyle meşguldü, aşık oluyor, evleniyorlardı. Selin hep yalnızdı. Derslerde arkadaşları onu ön sıraya oturtur, geniş sırtının arkasına saklanırdı.
Mağaza vitrinlerindeki zarif elbiselere iç geçirirdi. Ona hiç yakışmayacaklardı. Bol kazaklar, geniş etekler giyerdi. Ama iyi öğrenciydi, en zor iğneleri bile acıtmadan yapardı. Yaşlı hastalar onu çok severdi.
Bir gün arkadaşlarıyla buz patenine gitmişti. Gençler alaycı bakışlarla süzüyordu onu. “Bakın, şişman file!” diye gülüşüyorlardı. Selin’in gözleri dolmuştu.
Annesi, dostlarının oğullarıyla tanıştırmaya çalışırdı. Birkaç randevuya çıkmıştı bile. Biri onu görünce dönüp gitmiş, öbürü ise daha tanışmadan laubali davranmıştı. Selin itince, su birikintisine düşmüştü. “Ne kendini bir şey sanıyorsun? Sana lütfettim, kim ister seni?” diye bağırmıştı peşinden. Selin bir daha asla randevuya çıkmadı.
Sosyal medyada profil fotoğrafı olarak “Shrek”ten Fiona’yı koymuştu. Biri gerçekte nasıl göründüğünü sorunca, “Aynı böyle, yeşil değilim sadece,” diye cevaplamıştı. Adam bunu şaka sanmıştı. “Demek peşinde koşan erkeklerden sıkıldın da böyle korkutuyorsun,” deyip buluşmayı teklif etmişti. Selin hemen konuşmayı kesti.
Bir gün hastane koridorunda altı yaşında bir çocuk çarpıştı ona.
“Nereye koşuyorsun? Burası hasta yeri, gürültü yapma,” dedi, kolundan tutarak.
“Linolyumun üstünde kaymak istedim,” diye itiraf etti çocuk.
“Kiminle geldin?”
“Babamla, babaannemi ziyarete. Tuvalet nerede?”
“Gel gösteriyim,” diyerek koridorun sonuna götürdü. “Yalnız yapabilir misin?”
Küçük adam ona küçümseyen bir bakış attı. Selin gülmemek için kendini zor tuttu. Tuvaletten çıkınca,
“Şimdi babaannenin odasına gidelim,” dedi.
Çocuk iç çekip yanında yürüdü. Bir odayı gösterdi. Selin şüphelendi, çünkü erkek hastaların odasıydı.
“Yok, bu değil,” diyerek beş numaralı odayı işaret etti.
“Şimdi şakayı anladım,” dedi Selin yapmacık bir öfkeyle. Çocuk kahkaha attı.
“Adın ne?”
“Emir,” dedi çocuk, tam o sırada beş numaralı odadan uzun boylu, yakışıklı bir adam çıktı.
“Emir, bu kadar uzun sürede ne yaptın?” Sonra Selin’i fark etti. Bir saniyeliğine dış görünüşünü inceledi, sonra ilgisini kaybetti. “Yaramazlık mı yaptı?”
Selin bu tür bakışlara alışıktı.
“Hayır, uslu durdu. Ona kızmayın,” dedi, sonra oradan uzaklaştı.
Ertesi gün Emir ve babası tekrar geldi. Baba, Selin’e bakmadan geçti. Selin arkasından dil çıkardı. Emir dönüp gülümsedi, başparmağını kaldırdı.
Sessiz saatten sonra beş numaralı odaya girdi.
“Bugün iyi görünüyorsunuz, Asiye Hanım. Torununuz geldi mi?”
“Gördünüz mü? Harika bir çocuk, değil mi? Keşke onun büyüdüğünü görebilsem.”
“Erken veda etmeyin. Torunlarınızın çocuklarına bile bakacaksınız,” diye neşeli cevap verdi Selin.
Asiye Hanım iç çekti. “Annesiz büyüyor. Annesi…”
“Öldü mü?”
“Hayır. Onu terk etti. Bir modeldi. Fırsat çıkınca yurtdışına gitti, çocuk ona engeldi.”
Selin bütün gün bu hikâyeyi düşündü. Sonra Asiye Hanım’a iğne yapmaya gittiğinde, kadın ağlıyordu.
“Üzülmeyin, hatırlıyor musunuz?” diye sertçe uyardı.
Kadın bir kağıt uzattı. Üzerinde bir çocuk, anne ve babası el ele resmedilmişti.
“Emir kendine bir anne arıyor. Sanırım sizi çizdi, Selin.”
“Yok canım, annesini çizmiştir.”
“Annesini hatırlamıyor bile. Zayıftı. Burada ise iri bir anne var, babasından bile büyük. Hayır, bu sizsiniz.”
Selin resme baktı. “Demek ki bir çocuk bile ne kadar şişman olduğumu görüyor. Emir’in babası gibi yakışıklı bir adam asla beni beğenmez,” diye düşündü.
O günden sonra Asiye Hanım’la herErtesi hafta Emir’in doğum gününe gittiğinde, İbrahim’in gözlerindeki samimiyeti fark etti ve o an, aradığı sevginin aslında hep yanında olduğunu anladı.




