İstediğimi yaparım! Burası benim evim, beğenmiyorsan git!

“Ne istersem onu yaparım. Burası benim evim. Beğenmiyorsan çık git!” diye bağırdı Alper, annesi Leyla’ya sert bir bakış fırlatarak.

Leyla apartmandan çıktı. Gözleri yaşlarla doluydu. Çocuk parkındaki banka kadar yürüdü ve ağır ağır oturdu. Montunu daha sıkı kapattı. Haziran ortalarına yaklaşmalarına rağmen akşamlar serin geçiyordu. Meteorolojinin vaat ettiği sıcaklar bir türlü gelmemişti.

Üşüdü, ellerini ceplerine soktu. Donana kadar burada oturacaktı, peki sonra? Nereye gidecekti? Evlat evinden kovulmuştu. İç geçirdi. Tüm hayatını bu evde geçirmişti, buradan nikâha gitmiş, oğlunu hastaneden bu eve getirmişti. Oğlu…

***

“Anne, sınıfla birlikte 23 Nisan tatilinde İstanbul’a gideceğiz,” dedi Alper, kapıdan içeri girerken çantasını yere fırlatıp.

“Anne, duyuyor musun?” Mutfak kapısında durmuş, lavaboda patates soyarken annesinin taş kesilmiş sırtına bakıyordu. Zaten gitme ihtimalinin düşük olduğunu anlamıştı ama yine de bir şans daha verdi.

“Anne, harçlık verir misin?” diye sordu, suyun sesini bastırmaya çalışarak.

“Ne kadar?” diye dönmeden sordu annesi.

“Gidiş-dönüş yol, otel, yemek ve müze girişleri…” diye ezberden saydı Alper.

“Ne kadar?” diye tekrar etti annesi, soyduğu patatesi kaynayan suya atarken. Sıçrayan su yüzüne ve bluzunun önüne geldi.

Leyla sinirle bıçağı lavaboya fırlattı ve oğluna döndü.

“Anlaşıldı.” Alper başını öne eğip odasına doğru yürüdü.

“Fazla param yok. Havadan para yağmıyor, emekle kazanıyorum. Sonbahar için ayakkabı alman lazım. Eskileriyle zar zor idare ettin. Mont da gerek, eskisinin kolları kısa geldi,” diye arkasından seslendi annesi.

Alper kapıyı kapattı ama annesinin sesi yine de içeri sızıyordu.

“Herkes gidecek, ben gitmeyeceğim,” diye mırıldandı. “Ben de İstanbul’a gitmek istiyorum!” diye bağırdı bu defa daha yüksek sesle.

Sesi titredi, gözyaşlarını zor tutuyordu.

Annesi duymamış olmalıydı ama sanki cevap vermiş gibiydi:

“Daha çok gezersin. Büyüyüp para kazanınca istersen Amerika’ya bile gidersin,” diye seslendi mutfaktan.

Alper yutkundu.

“Git babana sor. O hiçbir zaman sana fazladan oyuncak almadı. Doğum günlerinde ucuz arabalar verirdi. Nafaka dışında kuruş harcamadı. Peki bu cüzi nafakayla ne alabilirsin ki? Büyüyorsun, üstünde her şey küçülüyor, giysiler ne kadar pahalı biliyor musun?” diye devam etti annesi.

Alper kulaklığını taktı ama annesinin sesi bu sefer de onun içinden geçiyordu. Gözyaşlarını yumruğuyla sildi. Nasıl düşünememişti? Babası ayrılırken ona demişti ki, “Bir şeye ihtiyacın olursa bana ulaşırsın.” İşte tam zamanıydı. Hemen aramalıydı. Ama cep telefonu yoktu.

Yavaşça kapıyı araladı, dışarı baktı. Annesi mutfakta tabak çanak gürültüsü yapıyor, kendi kendine bir şeyler söylüyordu. Alper sessizce antreye kaydı, ayakkabılarını giyip kapıyı hafifçe kapatarak çıktı. Koşarak apartmandan indi, yandaki binaya yöneldi. Arkadaşı Emre’nin evinde sabit telefon vardı.

Emre kapıyı açınca sevindi.

“Telefon etmem lazım,” dedi Alper, hemen ahizeyi kaldırıp numarayı çevirdi.

“Alo?” dedi baba.

“Baba, merhaba!” diye heyecanla bağırdı Alper.

“Kimsin?” diye soğuk bir sesle sordu baba.

Alper şaşkın şaşkın bakan Emre’yle göz göze geldi, sonra arkasını döndü.

“Benim, Alper.”

“Hangi Alper?”

“Baba?!” diye çaresizce bağırdı ama karşısında kesik kesik bip sesleri vardı.

Ahizeyi yerine koydu, gözleri doldu.

“Ne oldu?” diye sordu Emre.

“İstanbul’a gidemeyeceğim. Annem para vermiyor, babam da beni tanımadı,” diye suratını ekşitti.

“Ben ailemden isterim. Senin için de para verirler,” dedi Emre.

“Hayır, senin yüzünden üzülürler. Ben hallederim,” dedi Alper ve evden ayrıldı.

Küçükken annesi onu öper, “Tatlım, yavruO gece annesinin yanına gidip sarıldı ve yılların yorgunluğunu bir tek “Özür dilerim anne” cümlesiyle eritip yüreklerinde yeniden sevginin sıcaklığını hissettiler.

Rate article
Lifequest
İstediğimi yaparım! Burası benim evim, beğenmiyorsan git!