**İki Gece ve Bir Gün**
Leyla sık sık saatine bakıyordu. Zaman salyangoz hızıyla ilerliyordu, yavaş ve ağır. İş gününün bitmesine daha tam bir saat vardı.
“Niye sürekli saate bakıyorsun? Acele mi ediyorsun?” diye sordu baş muhasebeci Emine Hanım.
“Hayır, ama—”
“Erkek mi? Senin yaşında bir kadın sadece bir erkek yüzünden zamanı hızlandırmak ister. Benim yaşımda ise kadınlar saatleri durdurmak ister.” Emine Hanım derin bir nefes aldı. “Tamam, git. Zaten bugün pek verimli değilsin.”
“Teşekkür ederim!” diyerek Leyla monitördeki programı hızla kapatmaya başladı.
“Seviyor musun?” diye sordu Emine Hanım hüzünlü bir merakla.
“Seviyorum.” Leyla doğrudan patronunun gözlerine baktı.
Masası, Leyla’nın masasına çapraz duruyordu ve onu rahatça görebiliyordu. Ofisin dar alanı mobilyaları farklı yerleştirmeye izin vermiyordu. Leyla, Emine Hanım’ın keskin bakışları altında bir sınavdaymış gibi hissediyordu.
“Peki niye evlenmiyorsun? İstemiyor mu? Anladım. Evli. Üstelik çocukları da var. Klasik. Önce gerçeği sakladı, sen aşık olduktan sonra anlattı. Çocuklar büyüsün diye boşanacağını söyledi, değil mi?”
“Nasıl bildiniz?” diye şaşırdı Leyla. Şimdi gözlerini kocaman açmış, patronuna bakıyordu.
“Ben de gençtim. Sadece senin başına gelmediğini mi sanıyorsun? Kızım, bir erkek ailesini ilk fırsatta terk etmediyse, asla etmez. Bunu kabullen. Kendini kurtar.”
“Ama… seviyorum.”
“Ona yeterince sıkıcı gelirsen veya Allah korusun, karısı öğrenirse, durum çok daha kötü olur. Şimdi gidersen, en azından onurunu korursun. İnan bana. Bir de karmanı bozma.” Emine Hanım gözlüklerini taktı, aniden ciddileşti.
“Düşün. Pazartesi işe geç kalma,” diyerek başını evraklardan kaldırmadı.
“Seviyormuş…” Leyla kapıyı kapatırken Emine Hanım başını salladı ve iç geçirdi.
Leyla hızla merdivenlerden aşağı indi, güvenlik görevlisine el salladı ve binadan çıkıp mayıs ayının neşeli güneşiyle aydınlanan sokağa koştu. Hemen Cem’in arabasını gördü ve ona doğru yürüdü.
“Sonunda çıktın. Burada herkesin gözü önünde bekliyordum,” diye söylendi Cem, Leyla yan koltuğa otururken.
Hemen kontağı çevirdi, ofis binasından uzaklaştı ve trafiğe karıştı.
“Nereye gidiyoruz? Telefondan hiçbir şey anlamadım,” diye sordu Leyla.
“Sürpriz,” dedi Cem ona umut dolu bir bakış atarak.
O kısa bakış bile Leyla’nın kalbini hoplattı, karnına sıcak bir dalga yayıldı.
Araba şehirden çıktı, otobanda hızla ilerledi. Sonra ağaçların arasından geçen dar bir köy yoluna saptı.
Leyla yolun uzantısına bakıyor, hiçbir yere varmadan, ikisi baş başa, dünyanın sonuna kadar gitmenin hayalini kuruyordu. Bir süre sonra önlerinde bir yazlık sitesinin evleri belirdi.
“Geldik,” dedi Cem neşeyle.
“Senin yazlığın mı var?”
“Benim yok. Arkadaşımın. Karısı hamile, doğuma az kaldı, yakın zamanda gelmezler. Bütün hafta sonu bizim.”
“Peki ya karın? Bütün hafta sonu izin mi verdi?” diye kuşkuyla baktı Leyla.
Cem, yüksek tahta çitin önünde arabayı durdurdu.
“Önümüzde iki gece ve bir gün var,” dedi Leyla’ya yaklaşarak onu öpmek için.
“*Sadece iki gece ve bir gün… Sonra her şey eskisi gibi olacak…*” diye düşündü içinde bir buruklukla.
Cem dudaklarından çekildi, arabadan indi, bagajdan çantaları çıkarmaya başladı. Leyla da çıktı, derin bir nefes aldı. Temiz hava, çimen ve yaprakların kokusu, bir de tanıdık, güven veren bir şey vardı; sanki anneannesinin köyüne gelmişti.
“*İki gece ve bir gün! İkimiz! Bu kadar çok mu?*” diye sevindi içinden, mutluluğuna inanamıyordu.
“Beğendin mi?” dedi Cem yanında durup gülümseyerek. Sürprizin etkisini izliyordu. “Al şunu, eve gidelim.” Bir çantayı uzattı, omzunda spor çantasıyla bahçe kapısına yöneldi.
“Daha önce geldin mi?” diye sordu Leyla, Cem’in kapıyı açmasını beklerken.
“Tabii. Arkadaşız ya.”
“Karınla mı geldin yoksa—”
“Leyla, başlama. Keyfimizi kaçırma,” diyerek kilidi açtı ve kapıyı iterek Leyla’yı içeri davet etti.
Küçük bir eve girdiler.
“Rahatına bak. Ben yiyecekleri mutfağa taşıyayım, buzdolabını çalıştırayım. Tuvalet dışarıda, kusura bakma.”
Evde çarpıcı bir sessizlik vardı, adeta dokunabilirdi, bu yüzden Cem’in sesi boğuk geliyordu. “*Değiştiremeyeceğim şeyleri düşünmenin anlamı yok. Anın tadını çıkarmalıyım,*” diye geçirdi içinden Leyla, etrafı incelerken. Aynanın önündeki sehpada kurutulmuş çiçekler vardı. Pencerelerde basit desenli perdeler asılıydı. Masanın üstü yeşil kareli muşambayla kaplıydı. Küçük bir soba evi odalara bölüyordu. Yatağın üzerinde tüylü bir kilim…
Sade, rahat, gösterişsiz ama bir şekilde tanıdık geliyordu, sanki daha önce buradaymış gibi, anneannesini ziyarete gelmiş gibi hissetti.
“Keşke hep burada kalabilsek,” dedi Leyla gece Cem’in kolunda yatarken. “Seninle. Aramıza kimse girmese.”
“Hı hı,” diye uyku sersemi cevap verdi Cem.
Leyla önce uyandı, gözlerini açtı,Sabahın sessizliğinde tek duyduğu şey Cem’in düzenli nefes alışverişleriydi, o an fark etti ki gerçek mutluluğun başkasının gölgesinde yaşamak değil, kendi ışığını bulmak olduğunu.




