Bugün hastane turumdan önce hemşire Ayşe içeri girdi ve alçak sesle,
“Gülseren Hanım, beşinci odadaki İstinyeli hasta bütün akşam bana giysilerini verip eve gitmek için yalvardı. Böyle bir şey olursa size haber vermemi söylemiştiniz,” dedi.
“Teşekkürler, Ayşe, hallederim.” Gülseren başlığından taşan bir bukleyi düzeltti ve beşinci odaya doğru yürüdü.
Pencerenin yanındaki yatakta, duvara dönmüş bir genç kız yatıyordu.
“Merhaba, Sevil, sorun ne?”
Sevil hızla arkasını döndü ve yatakta doğruldu.
“Beni taburcu eder misiniz, lütfen? Daha fazla yatamam. Evde oyalanacak bir şeyler bulabilirim, bir şeyler yapabilirim ama burada…” Hıçkırarak Gülseren’e yalvaran gözlerle baktı.
“Ağlama sakın! Bebeğine zarar verirsin. Yoksa bebeği doğurmaktan vazgeçtin mi?” diye sertçe sordu Gülseren.
“Hayır, vazgeçmedim. Kendimi iyi hissediyorum. Söz veriyorum, evde dinleneceğim, yürüyüş yapacağım ve kendimi yormayacağım. Lütfen taburcu edin beni. Dışarıda hava çok güzel, bense bütün gün bu havasız odada yatıyorum.” Genç kız utangaçça gülümsedi.
“Pekala. Yarın testlerini yaptır, ultrason çektir, sonra bir bakalım. Eğer her şey yolundaysa taburcu ederim,” diye söz verdi Gülseren.
“Teşekkür ederim!” Sevil ellerini dua eder gibi birleştirdi. “Söz veriyorum, kendime dikkat edeceğim, bir sorun olursa size hemen haber vereceğim.”
Gülseren odadan çıktı. Hâlâ anlayamıyordu, oğlu bu soluk, sıradan Sevil’e nasıl âşık olabilmişti? Yakışıklı oğlu büyük bir şirkette çalışıyordu… Çalışıyordu. Kendini düzeltti kafasında. Bu onun seçimiydi, oğlunun seçimine saygı duymalıydı. Eğer Cem bu kızı seviyorsa, o da sevmeye çalışacaktı.
Üniversitenin üçüncü yılında Cem, göz alıcı ve güzel Leyla’ya delicesine âşık olmuştu. Harika bir çiftti. Ama bir yıl sonra Leyla, Cem’i bir yabancı için terk etti. Oğlu uzun süre acı çekmiş, derslere bile gitmez olmuştu. Gülseren okulu bırakacağından korkuyordu.
Zamanla Cem sakinleşti, üniversiteyi bitirdi, prestijli bir firmada iş buldu. Ama hâlâ kızlara bakmıyordu. Sonra bu Sevil’le tanıştı—sarışın, ince ve silik, tam da Leyla’nın zıttı. Belki de Cem, bu kadar sıradan bir kızın onu aldatmayacağını düşünmüştü.
“Anne, tanıştırayım, bu Sevil,” dedi oğlu ilk kez kızı eve getirdiğinde.
Gülseren suratını ekşitmemek için kendini zor tuttu. Hayatında tanıdığı bütün Sevil’ler, ikiyüzlüydü. Dışarıdan naif ve zayıf görünürlerdi ama içten içe kendi bildiklerini okurlardı. Gülseren, Cem’le olan ilişkilerinin uzun sürmeyeceğini umuyordu, çok farklıydılar.
Cem evlenmek istediğini söylediğinde, Gülseren yine kendini tuttu.
“Nişanlandınız mı?” diye sordu, tebrik etmek yerine.
“Henüz değil. Sen sevindin mi?” diye endişeyle sordu oğlu.
“Önemli olan senin mutlu olman,” diye cevapladı Gülseren.
Cem, Sevil’e pırlantalı bir yüzük almıştı, şimdi bile o incecik parmağında parlıyordu. Düğünü Ağustos’a ertelediler. Gülseren bu sürede bir şeyler olur da Cem ya fikrini değiştirir ya da Sevil’den soğur diye umuyordu.
Ve işte oldu. Bir arkadaşının doğum gününde Cem içti, arabayla gitmedi, Sevil’i eve taksiyle gönderdi, kendisi de hava alsın diye yürüdü. Karanlık bir sokakta iki adamın bir kızı zorla arabaya sokmaya çalıştığını gördü. Kız direniyor ve yardım istiyordu.
Cem araya girdi. Adamlardan biri onu bıçakladı. Arabayla kaçtılar, Cem ise asfaltta yatıyordu. Onu ancak sabah buldular, kurtaramadılar.
Gülseren istemsizce Sevil’i suçluyordu. Neden ısrar etmemişti de Cem’le birlikte gitmemişti? Sonra da kendini suçladı. Sonuçta bu şekilde yetiştiren oydu.
Bu kaybın üstesinden gelemez sanmıştı. Ama sonra işe döndü. Ve bir süre sonra Sevil, on haftalık hamile ve düşük tehlikesiyle servise gGülseren, torunuyla birlikte yeni bir hayata başlarken, geçmişin acılarının onu daha da güçlendirdiğini fark etti.




