On yıldan fazla bir süredir, Karabaş, Ayşe’nin gölgesiydi—koruyucusu, sırdaşı, en yakın dostu. Liseden mezun olduğunda, ilk aşk acısını yaşadığında, ilk evine taşındığında hep yanındaydı. Ayşe’nin hayatının her sayfasında, Karabaş bir evcil hayvandan fazlasıydı—ailesiydi.
Bu yüzden, düğün gününde önüne geçtiğinde, Ayşe şaşkınlık içinde kaldı.
İlk başta, kalabalıktan bunaldığını düşündü. Onlarca misafir, fondaki müzik, etrafında uçuşan tüller onu huzursuz etmiş olmalıydı. Ama sonra bedenini bacaklarına dayadı ve hareket etmeyi reddetti.
Düğün elbisesi rüzgarda hafifçe dalgalanırken, Ayşe donup kaldı. Karabaş ona derin bir şeyler taşıyan gözlerle baktı—bir aciliyet, sessiz bir yalvarış.
“Karabaş, hadi canım,” diye fısıldadı, elini onun kafasına koyarak.
Yanındaki babası tasmayı almak için uzandı. “Ayşe, devam etmeliyiz,” diye ısrar etti.
Ama Karabaş alçak, neredeyse duyulmayan bir hırlama çıkardı. Saldırgan değildi—sadece… uyarıydı. Koruyucu. Babasını olduğu yerde durdurdu. İşte o an Ayşe hissetti: bir şeyler yolunda gitmiyordu.
Karabaş hiç hırlamazdı.
Yavaşça eğildi, düğün elbisesi etrafa bir hale gibi yayılırken, Karabaş’ın yüzünü ellerine aldı. Yumuşak tüyleri artık griye çalmış, bir zamanlar parlak olan gözleri biraz bulanıklaşmıştı. Ama asıl onu yaralayan nefesiydi—sığ, zorlu, düzensiz. Bacakları titriyordu.
“Karabaş?” dedi, sesi kırılarak. “Neyin var, canım benim?”
Ona doğru yaslandı, bedeni ağırlaşmıştı, sanki bu anı beklemiş—dayanmış—gibi. Onun için.
Göğsünde panik yükseldi. “Anne!” diye seslendi. “Karabaş’ta bir sorun var!”
Arkasındaki misafirler şaşkınlıkla mırıldanıyordu, ama Ayşe onları duyamıyordu. Tek duyduğu Karabaş’ın hırıltılı nefesi, tek gördüğü onun gözlerinde yalvarış vardı.
Alnını ona dayadı. “Burdayım, Karabaş. Seni bırakmıyorum. Asla.”
Gözlerinden yaşlar süzülürken, onu nazikçe çimlere yatırdı. Başını kucağına koydu, hafif bir iç çekişle. Ağırlığını hissetti—gerçek, sağlam, yürek parçalayıcı.
Sanki bu güne kadar beklemişti, veda etmek için.
Ayşe ona sarıldıkça, her şey silikleşti. Müzik. Misafirler. Aylarca planladığı tören bile. Hiçbiri önemli değildi. Sadece Karabaş vardı.
Sonra, kimsenin tahmin edemeyeceği bir şey oldu.
Damadı, Emre, yanlarına geldi. Sessizce eğilip Karabaş’ın yanına çöktü.
“O seninle her şeyi yaşadı,” dedi yumuşak bir sesle. “Bu anı da hak ediyor.”
Ayşe ona baktı, şaşırmış—ve derinden etkilenmişti.
Sonra Emre elini uzattı. “Yol beklemesin,” dedi nazikçe. “Burada yapalım. Karabaş’la.”
Ayşe’nin yanaklarından yaşlar süzülürken, imam çağrıldı. Misafirler etraflarını çember gibi sardı, sevgi ve sıcaklıkla. Biri ona buketini geri verdi. Babası omzuna elini koydu. Annesi kendi gözyaşlarını sildi.
Ve işte orada, Karabaş aralarında yatarken, Ayşe ve Emre sözlerini ettiler.
“Sana söz veriyorum,” diye fısıldadı Ayşe, “bu köpeği sevdiğim kadar derinden. Sadakatle. Sabırla. Tüm kalbimle.”
Emre gözyaşlarına rağmen gülümsedi. “Ve ben seni koruyacağıma söz veriyorum,” dedi, “tıpkı Karabaş’ın yaptığı gibi.”
Sözlerini bir öpücükle mühürlediler, Karabaş’ın nefesi yavaşladıkça, huzur buldu. Sevgiyle kuşatılmış, başını son bir kez Ayşe’nin kucağına koydu.
Biraz sonra, güneş tüylerini ısıtırken ve Ayşe ona sarılmışken, Karabaş son nefesini verdi.
Beklemişti. Onu yeni bir hayatın eşiğine kadar getirmişti. Ve şimdi bırakabilirdi.
Misafirler sessizce ağlıyordu. Düğün hiçbirinin daha önce görmediği bir şey olmuştu—samimi, güzel, unutulmaz.
Ayşe, Karabaş’ın yanında uzun süre kaldı. Elbisesinin çim ve gözyaşlarıyla lekelenmesi umurunda değildi. Tek istediği, onun sevildiğini bilmesiydi—derinden, sonsuza dek.
Daha sonra, davette Karabaş için boş bir sandalye bıraktılar, üzerinde onun fotoğrafı ve bir yazı vardı: “Hayat boyu yanımda yürüdü. Bugün, aşkıma kadar.”
Kalbi ağrıyordu, ama Ayşe biliyordu: Karabaş düğününü mahvetmemişti. Onu tamamlamıştı.




