Düğün Olmayacak!

İşte hikayenin Türk kültürüne uyarlanmış hali:

Düğün Olmayacak

Ece, eğitim fakültesinden kırmızı diplomayla mezun olmuş, üniversiteye gitmeyi hayal ediyordu. Ama hayalleri gerçekleşmedi. Babası ciddi bir trafik kazası geçirdi, uzun süre hastanede yattı. Taburcu olduğunda annesi, ona evde bakmak için izin aldı, ta ki babası tekerlekli sandalyeye alışana kadar.

Şehirlerinde üniversite yoktu, il merkezine gitmesi gerekiyordu. Ece, ertesi yıl başvurmaya karar verdi. Böyle zor bir dönemde anne babasını yalnız bırakamazdı. Bir okulda öğretmen olarak işe girdi.

Doktorlar, özel egzersizler, masaj ve ilaçlarla zamanla babasının ayağa kalkabileceğini söylüyordu. Annesi, fizyoterapist tutmak, masaj için para harcamak ve ilaç almak için yazlıklarını sattı. Ama babası bir türlü ayağa kalkmadı.

“Yeter, boşuna para harcamayın. Hiçbir şey işe yaramıyor, kalkamayacağım,” dedi bir gün.

Huyu değişmişti, huysuz ve şüpheci olmuştu, her şeye söyleniyordu. Tabii ki annesine en çok o yük oluyordu. Onu çağırdığında, annesi her şeyi bırakıp yanına koşmak zorundaydı. Genellikle su istiyordu, bir şey soruyordu ya da sadece konuşmak istiyordu. Ama o sırada yemek ocakta yanıyordu.

“Mehmet, kendin mutfağa gidemez misin? Şimdi patatesler yandı,” diye söylenirdi annesi.

“Benim hayatım yandı, sen patatese mi üzülüyorsun? Senin için kolay konuşmak, ayaktasın. Bir bardak su getirmek çok mu zor?” diye kızardı babası.

Öfkeyle anneye bardak fırlattığı bile oluyordu. Babası giderek daha sık rakı istiyordu. İçtikten sonra öfkesini annesinden çıkarıyordu. Sanki o kazaya annesi sebep olmuş gibi.

“Baba, içme, iyi gelmiyor. Başka bir şeyle uğraşsana. Satranç oyna, kitap oku,” diye tatlı dille konuşmaya çalışırdı Ece.

“Sen ne anlarsın! Son keyfimi de mi elimden alacaksın? Kitaplar hep yalan. Sen oku onları. Hayat öyle değil. Ben hiçbir işe yaramıyorum,” diye mırıldanırdı.

“Anne, bir daha ona rakı alma,” diye yalvarırdı Ece.

“Almasam bağırıp çağırır. Zor durumda. Ne yapalım artık…” diye iç çekerdi annesi.

“İçmek yerine egzersiz yapsa! Doktorlar yürüyebileceğini söyledi. Kendisi istemiyor. Bizi ezmek hoşuna gidiyor, biz de etrafında dönüyoruz,” diye kızardı Ece.

Tabii babasına üzülüyordu, ama annesiyle onun da hayatı zordu. Bir gün Ece okuldan yorgun dönmüştü, boğazı ağrıyordu, biraz dinlenmek istiyordu. Ama babası durmadan onu çağırıyordu. Sonunda Ece dayanamadı.

“Yeter! Yorgunum, ayakta zor duruyorum. Sen tekerlekli sandalyedesin, kendin mutfağa gidip istediğin kadar iç. Sen tek değilsin. Binlerce insan aynı durumda yaşıyor, hatta paralimpik yarışmalarına katılıyor. Sen mutfağa bile gidemiyorsun. Hadi, kendin yap. Benim ders hazırlamam lazım.” Ve Ece odasına çekildi.

Tekerlekli sandalyenin gıcırtısını duydu, mutfakta bardağı masaya koyuşunu, odasının önünde bir an duraksayışını… Bekledi ki kapıyı tekmelesin, bağırmaya başlasın. Ama sandalye koridorda ilerledi. O günden sonra babası daha bağımsız hareket etmeye başladı.

Hava güzel olduğunda Ece balkon kapısını açık bırakıyordu. Babası orada oturur, “gezinirdi”. Dar kapıdan ve eşikten geçemiyordu. Tabii kapıları genişletmek gerekirdi, ama para nereden bulunacaktı?

“Beni darülacezeye bırakın,” diye içkiliyken yalvarırdı.

“Ne diyorsun öyle? Nasıl bırakırız? Yaşıyorsun, bu en önemlisi. Gerisi düzelir,” diye teselli ederdi annesi.

“Şimdi öyle diyorsun, sonra altımı temizlemekten sıkılırsın. Acıdığın için katlanırsın. Niye sakat bir adamla yaşayasın? Sen daha gençsin…”

İşte böyle yaşadılar. Bir yıl su gibi geçti, yağmurlu sonbahar yeniden geldi. Bir gün Ece okuldan çıkmıştı, durağa bile varamadan soğuk bir sağanak başladı. Camlı durakta sığındı, ama yağmur oraya da sıçrıyordu. Geçen arabalar hız kesmiyor, su birikintilerine basıp bekleyenleri çamur altında bırakıyordu. Ece, tüyleri kabarmış bir serçe gibi titriyordu.

Aniden yanında bir kamyon durdu. İçinden bir genç çıktı. Ceketini başının üstünde tutarak durağa koştu.

“Bin, seni evine bırakayım.”

Ece iyice üşümüştü, ayakları sırılsıklamdı. Benzin ve motor yağı kokan ceketin altına sığındı. Genç, kamyona tırmanmasına yardım etti. İçerisi kuru ve sıcaktı.

“Mehmet,” dedi.

“Ece.”

“Ece, demek.” Nereye gidiyorsun Ece?”

Ece adresi söyledi. Yol boyunca Mehmet neden şoför olduğunu anlattı:

“Annem beni tek başına büyüttü. Artık ona bakma sırası bende. Mahalledeki ustam beni tamirhanesine aldı. Askerden dönünce direksiyona geçtim. Ne var yani? Para kazanıyorum, bir de ek iş yapıyorum, bir şeyler taşırım. Yani lazım olursa ara beni, her zaman yardıma gelirim.” İşte böyle birden “sen” diye hitap etmeye başlamıştı.

“Sen okuyor musun, çalışıyor musun?” diye sordu Ece’ye.

“Öğretmenim, okulda çalışıyorum.”

“Güzel,” diye takdir etti. “Okula gelip seni alayımEce o gece gözyaşları içinde uykuya dalarken, yarının ne getireceğini bilmese de içinde artık umutla parlayan bir ışık hissetti.

Rate article
Lifequest
Düğün Olmayacak!