Kocam iş seyahatine çıktığında ve kayınvalidem haber vermeden kapımıza dayandığında…
Gece telefonlarına hiç tahammül edemem. Normal insanlar bu saatte aramaz, tabii başlarına acayip bir şey gelmediyse. Bu yüzden her gece telefon çaldığında irkilir, kötü bir haber beklerim.
Tam uykuya dalıyordum ki, kocamın telefonunun zil sesi yatak odasındaki sessizliği yırttı. Kocam derin bir nefes alıp telefonunu eline aldı.
“Tanımadığım bir numara,” dedi, omzunun üzerinden bana baktı.
“Sesi kıs da uyuyalım. Önemliyse sabah ararlar,” diye mırıldandım ve yorganın altına tamamen girdim.
Ama telefon susmuyordu. Yorganı fırlatıp attım.
“Artık cevapla şunu!” dedim, uykumun kaçtığını fark ederek.
Kocam uzun süre birini dinledi, sonra sabah yola çıkacağını söyledi.
“Ne? Nereye gidiyorsun?” diye sordum, iyice uyanmıştım.
“Ahmet vefat etmiş. Kalp krizi. Eşi aradı, gelmemizi istedi. Yarın işten izin alıp gideceğim. Ahmet, Ahmet… Daha kırkını bile göremedi…” Murat ayağa kalkıp mutfağa yöneldi.
Sabah erkenden Murat’ı uğurladım, yanına yedek gömlek ve traş takımı koydum. Ahmet’i pek tanımıyordum, bu yüzden onunla gitmedim.
Kahvemi yudumlarken günü nasıl geçireceğimi düşünüyordum: Ev temizliği mi yapsam, perdeleri mi yıkasam? Kadınların tatili olmaz zaten. Yemek yapmamaya karar verdim. Üç gün aç kalmak iyi gelirdi. Zor durumda kalırsam, omlet yaparım. Murat dönene kadar güzel bir şeyler hazırlarım.
Ama planlarım suya düştü. Daha kendime çeki düzen vermiştim ki, kapı çaldı. Komşu bir şey istemeye gelmiştir diye düşünerek kapıyı açtım.
Karşımda kayınvalidem duruyordu, arkasında da ikinci eşi Selim vardı.
“Görüyorum ki pek mutlu olmadın. Yakınlardaydık, uğrayalım dedik. Ama meşgulsen gidebiliriz,” dedi Aysel Hanım, ama yerinden kımıldamadan yüzümü inceliyordu.
Sanki bizi hiç önceden arayıp ziyaret edeceğini söylemişti.
“Yok canım, buyurun içeri,” dedim, zoraki bir gülümsemeyle onları içeri aldım.
“Çok kalmayacağız, değil mi Selim?” dedi Aysel Hanım, omuzlarından vaşak kürkünü çıkarırken. Selim ustalıkla kürkü havada yakalayıp yere düşmesini engelledi.
“Çıkarmayın ayakkabılarınızı, henüz temizlik yapmadım. Sizi her zaman memnuniyetle karşılarım, Aysel Hanım. Çok iyi görünüyorsunuz,” dedim olabildiğince nezaketle.
“Muratçığım nerede, işte mi? Bugün izin günü. Kendine hiç iyi bakmıyor. Senin de bir işe girmen iyi olurdu. Belki o zaman hafta sonları bu kadar çalışmak zorunda kalmazdı,” diye ekledi, sesinde beni tembellikle suçlayan bir ton vardı.
“Ben evden çalışıyorum aslında…” diye savunmaya geçtim.
Bağırsam da duymazdı zaten. İnternetten çalışıp iyi para kazanılabileceğini anlatmaya çalışırken aniden işitme kaybı yaşardı.
Kayınvalidem göz gezdirirken dolaptaki tozu ve Murat’ın sandalyeye atılmış gömleğini fark etti. Çamaşır makinesine atmayı unutmuştum.
“Yeni perde mi aldın? Güzel ama öncekiler de fena değildi. Bütçenize uygun davranmıyorsunuz, çok harcıyorsunuz. Yeni kanepe mi aldınız? Eskisine ne oldu?” Cevap beklemeden kanepeye oturdu ve yüzünü buruşturdu. “Fazla açık renk olmamış mı?”
Yaşlandıkça hafıza zayıflar derler ama kayınvalideminki keskinleşmiş gibiydi. Aylar önceki perdeleri bile hatırlıyordu.
Onu koltukta bırakıp mutfağa koştum, buzdolabında ne var ne yok diye kontrol ettim. Sadece çay yetmezdi. Akşam bütün arkadaşlarını arayıp onu kötü ağırladığımı anlatırdı. Bir de Murat’ı aç bıraktığımı söylerdi. Yok öyle yağma!
Buzdolabını açtım. Salata malzemeleri vardı, şimdilik iyi. Derin dondurucudan et çıkarıp mikrodalgaya koydum. Et çözülürken hızlıca kek yapmaya koyuldum.
Keki fırına atıp eti tavaya koydum, doğradığım sebzeleri karıştırıyordum ki kek kokusu yayılmaya başladı. Kayınvalidemin mutfağa geleceğini umuyordum… Boşunaydı.
Bir çığlık duyarak salona koştum. Kayınvalidem vitrindeki porselen vazoyu tutuyordu.
“Bu antika! Oğlumun parasını böyle mi harcıyorsun?” diye bağırdı, bana bakışı sanki hamam böceği görmüş gibiydi.
Aceleyle büyükannemin hediye ettiğini anlatmaya çalıştım… Kek! Fırından çıkardım, altın rengi olmuştu. Etleri çevirip tencerenin kapağını kapattım, salataya döndüm.
Yemekler hazır olunca en güzel tabakları çıkarıp sofrayı kurup misafirleri çağırdım.
“Yemek için gelmedik, sadece görelim dedik,” dedi Aysel Hanım, tabağındaki ete, salataya ve keke bakarak.
Selim çatalını sapladı, eti ağzına attığında gözleri kapandı. Sevincimden uçacak gibi oldum, boşuna emek vermemiştim. Ama kayınvalidemin buz gibi sesi beni yere indirdi.
“Nasıl yersin Selim? Oruç vakti bu!”
Selim boğulur gibi oldu, sanki ağzında zehirli bir kurbağa vardı.
Korkudan donakaldım, oruç olduğunu unutmuştum! Hâlbuki Murat sever diye hep et bulundururdum.
“Önceden haber verseydiniz balık alırdım,” diye mırıldandım.
Selim etiNeyse ki Murat’ın eve dönüşüyle bu çekişmeli ziyaretin hatırası da unutulup gitti.




