Eylül ayında sınıfa yeni bir kız geldi, adı Ece’ydi. Öyle narin ve kırılgan görünüyordu ki sert bir rüzgârda kırılacakmış gibiydi. Hep kalın bir kazak giyer, içinden sivri omuzları çıkardı. Soluk sarı saçları incecik örgülerle toplanmış, üzerinde kocaman pembe kurdeleler vardı. Solgun, üçgen yüzündeki iri gözleri hüzünlü ve şaşkın bakardı.
Atletik yapılı, uzun boylu Kerem, ona masallardaki korunması gereken bir prenses gibi göründü. İşte o andan itibaren onu korumaya başladı. Kızlar ise Ece’yi hiç sevmedi.
“Şuna bak, etine dolgun değil ama kendini bir şey sanıyor… Rüzgârda uçacak hali var, en yakışıklı çocuğu kaptı,” diye fısıldaşırlardı teneffüslerde.
Ece okulun yemekhanesine gitmezdi. Okul yemeklerinden midesi bulanıyordu. Her gün yanına büyük bir elma alırdı. Küçük ısırıklar halinde yavaşça çiğner, uzun teneffüste bile elmayı bitiremezdi. Kızlar, çöp kutusundaki büyük, yenmemiş elma kabuğunu görünce burun kıvırırdı. Kerem ise yemeğini hızla yiyip Ece’nin yanına koşardı.
Onu evine kadar götürür, çantasını taşırdı. Ve hiçbir erkek arkadaşı ona gülmeye cesaret edemezdi. Çünkü Kerem gücüyle ünlüydü. Zamanla herkes onları hep birlikte görmeye alıştı.
Kerem, ağır bir mücadeleden sonra ailesini ikna etti ve üniversiteye gitmek yerine kasabadaki teknik okula yazıldı. Tek istediği Ece’den ayrılmamaktı. Ece’nin ailesi Kerem’i çok sever, kızlarını ona güvenle emanet ederdi. Ece derslerinde iyiydi ama sınavlarda zorlanırdı, neredeyse her seferinde rahatsızlanırdı. Daha fazla okuması söz konusu bile değildi.
Ece, geç yaşta doğmuş bir çocuktu ve ailesi onun üzerine titrerdi. Allah korusun, hasta olmasın, üzülmesin diye. Oysa aslında çok da sık hastalanmazdı.
Aile meclisinde kız için en önemli şeyin eğitim değil, iyi bir evlilik olduğuna karar verdiler. Bu konuda her şey yolundaydı. Kerem uygun bir damat adayıydı. Ece’nin annesi doktordu, kızını poliklinik müdürünün sekreteri yaptı. Böylece Ece, resepsiyonda oturur, daktilo yazar, telefonlara cevap verirdi.
Ancak Kerem’in ailesi Ece’yi beğenmezdi. Oğulları için böyle bir gelin hayal etmemişlerdi. Ona akıl vermeye çalışır, “Anlamıyorsun, kendini nasıl bir hayata mahkûm ediyorsun. Sana destek olmayacak, çocuk doğuramayacak bile belki…” derlerdi.
Ama Kerem böyle şeyleri düşünmezdi. Ona sadece bu narin kızı korumak hoş gelirdi. Onun yanındayken kendini daha da güçlü hissederdi. Diğer kızlara benzememesi, ona büyük gri gözleriyle bakışı onu büyülerdi. Ancak ailesi evlilik konusunda o kadar çok konuştu ki, sonunda Ece’ye evlenme teklif etti.
Ece’nin ailesi çok sevindi. Kızlarına böyle iyi bir eş bulunmuştu. Artık rahat ölebilirlerdi, kızları yalnız kalmayacaktı. Tabii Ece ev işlerine alışkın değildi. Bu yüzden evlendikten sonra genç çift bir süre onlarda kalacak, aile hayatına alışana kadar destek olacaklardı. Hem onların evi daha büyüktü.
Kerem’in ailesi de bunu kabul etti. En azından oğulları doyar diye düşündüler.
Genç çift huzurlu ve uyumlu yaşadı. Zaten kavga edecek bir şeyleri yoktu. Ece hamile kalınca, ailesi önce inanamadı. Karnı son aylarda bile küçüktü. Üstelik gençler arasında tutkulu bir ilişki de gözükmüyordu. Yatak odalarından ne bir inilti, ne bir hışırtı duyulurdu.
Ece’ye ağır kitaplar bile taşıttırmadılar, çocuğu sağlıklı doğursun diye. Hatta artık birlikte yatmalarına bile izin vermediler. Bu yüzden Kerem’e yeni bir kanepe alıp onu oraya yerleştirdiler.
Kerem eşinden ayrı yatmaktan hoşlanmadı ve geceleri ailesine gitmeye başladı. Bu da herkese uydu. Ancak ailesi sürekli, “Bu sıska kızı neden seçtin? Ömrün ona hizmet etmekle geçecek,” diye söylenirdi. Kerem sinirlenir, evden çıkıp arkadaşlarına giderdi.
İşte böyle bir akşamda Sibel’yeİşte böyle bir akşamda Sibel’e rastladı – gürbüz, dolgun vücutlu ve göz kamaştırıcı bir esmerdi, aralarında aniden tutkulu bir çekim başladı, zamanla bu ateş iyice alevlendi ve her buluşmada birbirlerine aç kurtlar gibi sarılıyorlardı.




