Kasım ayının başında hava aniden soğudu. Gökyüzünden sert taneler halinde kar yağıyor, rüzgar şapkaları uçurup paltoların eteklerini savuruyordu. Ayşe, paltosunun fermuarlı olduğuna şükretti. Ama rüzgar adeta kemiklerine işliyordu, kısa çizmelerinin ve ince çoraplarının hali ise zaten ortadaydı. Durakta beklerken başını omuzlarına çekmiş, tüyleri kabarmış bir serçeye benziyordu. Otobüs ise bir türlü gelmiyordu.
Kaldırımın kenarına bir araba yanaştı ve sürücü korna çaldı. Duraktakiler birbirlerine baktı, sonra nedense hepsi Ayşe’ye döndü. Arabaya yaklaştı. Cam açıldığında, iş yerinden tanıdığı bir adamı gördü.
“Yukarı buyur, donacaksın böyle. Otobüs daha gelmez,” dedi.
Ayşe tereddüt etmeden bindi. İçerisi sıcacıktı, rüzgarın uğultusu duyulmuyordu.
“Teşekkür ederim,” diyerek rahatça yerleşti.
“Ne demek. Her gün bu yoldan geçerim, seni ilk kez görüyorum.”
“Ben genelde daha erken çıkıyorum, bugün biraz geciktim,” diye cevap verdi Ayşe.
Mehmet, bu sakin genç kadına daha önce de dikkat etmişti. Muhasebeye uğradığında nazikçe selam verip hemen masasındaki evraklara dalardı. Diğer kadınlar gibi dedikodu yapmaz, erkeklerle cilveleşmezdi. Onu durakta görünce içi sevinçle doldu – tam on beş dakika boyunca yanında oturacaktı.
Bir zamanlar Nazlı da böyle mütevazı ve sessizdi. Ama evlendikten sonra sanki başka biri olmuştu. Huysuzlaşmış, her şeye sinirlenir olmuştu. Mehmet önce hamileliğin etkisi sanmıştı. Sonra kızları Ece doğdu, daha da kötüleşti. Sürekli şikayet ediyor, Mehmet’in az kazandığını, diğer erkeklerin “gerçek erkek” olduğunu, kendisinin şanssız olduğunu söylüyordu. Arkadaşı Gül yeni bir kürk almıştı, Selma ise Antalya’ya tatile gitmişti…
“Krediyi ödeyince her şey yoluna girecek,” diye sakinleştirmeye çalışıyordu Mehmet.
“Emekli mi olalım yani?” diye bağırıyordu karısı ve her şey yeniden başlıyordu.
Bir akşam, işten eve dönerken karanlık çökmüştü. Apartmanların ışıkları avluyu zorlukla aydınlatıyordu. Kapının önünde bir araba durdu, içinden bir kadın çıktı, şoföre el sallayıp mutlulukla güldü.
Mehmet, karısını bu kahkahasından tanıdı. Öyle bir bulantı hissetti ki içi kıyılıyordu. Ona sürekli çatmasının sebebini anlamıştı: Daha iyisini ve daha zenginini bulmuştu. Apartmana girdiğinde, merdivende hâlâ topuklarının hızlı tıkırtısı yankılanıyor, pahalı parfümünün kokusu havada asılı kalıyordu.
Kavga çıkarmadı. Sadece eşyalarını topladı.
“Git ve bir daha geri dönme!” diye bağırdı karısı yatak odasından.
Ece koşup babasına sarıldı.
“Baba, gitme!”
“Ece, senden ayrılmıyorum. Her zaman baban olacağım.”
Kızını gerçekten delicesine seviyordu.
Karısı holde belirdi, ellerini göğsünde kavuşturdu.
“Evi vermem, boşuna bekleme,” diye sertçe söyledi.
Mehmet ona döndü.
“Yıllarca krediyi ben ödedim. Benim de yaşayacak bir yerim olmalı.”
“Normal erkekler giderken her şeyi karılarına bırakır,” diye alay etti.
“Ben normal değilim o zaman.” Mehmet evden çıktı.
Mahkemede, utançtan yanarak, karısının onu suçlayışını dinledi: Para getirmediğini, eski püskü giymek zorunda kaldığını, hiç yardım etmediğini, kendisinin ise çalışıp durduğunu… Hakim dayanamayıp, karısına üzerindeki pahalı marka elbise ve İtalyan botları hatırlatmıştı. “Kürküm yok,” diyen kadını da eklemişti. Boşanmaları çabuk oldu.
Ama evi ayırmaları uzun sürdü. Emsal evleri beğenmiyordu karısı. Sonunda, aynı semtte geniş mutfağı olan bir daireyi seçti, Mehmet’e ise şehrin kenarında, bakımsız küçük bir ev kaldı. İşten sonra tamirat yaparak hem aklını dağıtıyor hem de içindeki kederin büyümesine izin vermiyordu.
Bir gün dayanamayıp Ece’yi okul çıkışında karşıladı. Kızı sevinçle sarılıp ağlamaya başladı. Mehmet’in yüreği parçalanıyordu. Karısını arayıp Ece’yi hafta sonu birkaç saat için yanına alıp alamayacağını sordu. Yine bağırıp çağıracağını sandı. Ama şaşırtıcı şekilde kibarca kabul etti. Bu ona kendisi ve yeni hayatı için vakit kazandırıyordu.
Böylece Ece’yi hafta sonları yanına alıyor, hava güzelse sinemaya götürüyordu.
Mehmet, yandan Ayşe’ye baktı. Önüne bakıyor, bir şeyler düşünüyordu. Muhasebe binasının önünde arabadan inip yine nazikçe teşekkür etti, cilveleşmeden.
İş çıkışında onu durakta bekledi, evine bıraktı.
“Saat kaçta çıkıyorsunuz evden?” diye sordu Mehmet, Ayşe arabadan inmek üzereyken.
“Beni şımartacaksınız. İyi şeylere çabuk alışılır,” diye gülümsedi ve indi.
Ertesi gün yine onu bekledi. Önce işe götürdü, sonra sinemaya davet etti…
“Adam normal işte. Niye tereddüt ediyorsun? Bak, birisi kapar senin önünde,” diyordu arkadaşı Ayşe’ye. “Sadece arabada mı geziyorsunuz yoksa?”
“Ne ‘yoksa’sı? Neyden bahsediyorsun? Oğlum ergenlik çağında, ona yetişmek zor,” diye savuşturuyordu Ayşe.
“O zaman daha da iyi. TanışsınlarSonunda bir pazar sabahı, bahar güneşi altında, Mehmet’in teklif ettiği incecik yüzüğü parmağında taşıyan Ayşe, Ece ve Can’ın kahkahaları eşliğinde yeni bir başlangıca uyandı.




