Ecem aynanın karşısında eteğini düzeltip, dudaklarına pembe ruj sürdü. Kabaran buklesini hafifçe kıvırdıktan sonra birkaç adım geri çekilip kendini eleştirel bir gözle süzdü. “Güzel!” dedi içinden, yüzünde memnun bir gülümsemeyle.
Eşi Can kapı eşiğinde belirdi, omzunu sürekledi.
“Vay be! Bu ne şıklık böyle? Nereye böyle?”
“İşe. Yoksa kıskandın mı?” Ecem iri, çekici gözlerini daha da büyüttü.
“Tabii kıskandım. Arabayla bırakayım mı seni? Dolmuşta üstün başın ezilir,” diye atıldı Can hemen.
“Sen evde otur. Alçıyla nereye gideceksin ki?” Ecem açık renkli kabanının fermuarını çekti, boynundaki atkıyı düzelterek çenesine kadar çıkardı.
“Gidiyorum.” Ama kapıdan çıkarken durdu.
“Ha, unutuyordum. Bugün geç geleceğim. Naz evleniyor. Kız kıza bir şeyler yaparız kafede. Merak etme.”
“Bekle, yine de seni alabilirim,” diyerek Can omzunu kapı eşiğinden çekti.
“Gerek yok.” Ecem dudaklarını büzüp havaya bir öpücük yolladı ve evden çıktı.
Can pencereye yürüdü, Ecem’in aşağıda görünmesini bekledi.
“Kaç kere dedim, ehliyet al diye. Şimdi arabayla giderdin, tıkış tıkış dolmuşlarda sıkışmazdın,” diye mırıldandı, sanki Ecem duyabilirmiş gibi.
Kafede müzik çalıyordu. Masalarını birleştiren altı kadın kokteyllerini yudumluyor, düğünlerindeki komik anıları birbirleriyle paylaşıyor, kahkahalara boğuluyorlardı. Bir anda garson bir tepsiyle yaklaştı, Ecem’in önüne pahalı bir şarap koydu.
“Şu masadaki beyefendi gönderdi. Açayım mı?” Garson hafifçe eğildi.
Ecem başını çevirip cömert adamı gözden geçirdi. Adam ona başını sallayıp gülümsedi. Kalbi aniden duraksadı, müziğin ritmine kapıldı. Yüzü kızardı, dudağındaki gülümseme bir anda eridi, tıpkı dağın zirvesindeki kar gibi hızla ve acımasızca.
Onu tanımıştı. Unutulur muydu? Kerem üniversitenin en yakışıklı delikanlısıydı, kendisinden büyük bir sınıftaydı. Kızlar peşini bırakmazdı. Yaz öncesi sınav döneminde bir dersten geçememişti. Geniş, demir merdivenlerde oturmuş, ağlıyordu. İlk sınavına iki gün kalmıştı, ama not defterinde tüm derslerini vermiş görünmeden sınava giremezdi.
“Neden ağlıyorsun? Sınavı mı kaybettin?”
Ecem başını kaldırdı, yanında Kerem’i gördü. Onunla konuşuyordu! Üstelik o, sümüklü, makyajı akmış bir haldeydi.
“Dersten kaldım,” dedi Ecem, gözyaşlarını silmeye çalıştı.
“Büyütülecek ne var ki? Rimeli de mahvettin bari.”
Ecem “ay” diye ses çıkarıp çantasında ayna aramaya koyuldu. Kerem ona bir mendil uzattı.
“Aptal, hocaların önünde ağlamak gerekirdi. Ben kızların acındırmayı bilir sanırdım. Hadi, koş, hoca gitmeden yetiş. Bütün gece çalıştım, uyuyamadım, kafam almıyor de.”
“İşe yarar mı sence?” diye tereddüt etti Ecem ama ayağa kalktı.
“Denemeden bilemezsin. Vakit kaybetme, git.” Kerem onu hafifçe itti, Ecem merdivenden hızla yukarı çıktı. Demir merdivenler ayak sesleriyle çınlıyordu.
Sevinçle sınıftan çıktığında, Kerem onu bekliyordu.
“Gülüyorsun. İşte şimdi oldu,” diye takdir etti Kerem.
Onu eve kadar yürüdüler, Kerem yol boyunca bir şeyler anlattı. Ecem ise tek bir düşünceye dalmıştı: “O, yanımda! Benimle yürüyor!” Kadınların Kerem’e attığı bakışları görüyor, gururla şişiyordu.
Sınav döneminden sonra bir süre görüştüler. Sinemaya, sahile gittiler… Kerem’in kızları elden çıkardığını biliyordu ama kalbi aklını dinlemiyordu. Bir gün Kerem ortadan kayboldu. Adresini bilmiyordu, soracak kimse de yoktu, herkes yaz tatiline dağılmıştı. Ecem acı çekti, kendini avuttu, “İşleri vardır, yarın gelir,” diye… Ta ki hamile olduğunu anlayana kadar.
“Şimdi uçuyordun, şimdi evde sönük sönük oturuyorsun. Hastalandın mı?” diye sordu annesi.
“Evet, fazla denize girCan, gülümseyerek Ecem’in ellerini tuttu ve “Artık üç kişiyiz,” dedi, gözlerinde mutluluğun ışıltısıyla.




