**Mutluluk Avuçlarımda**
Bugün aynaya baktım ve uzun yüzümü, keskin burnumu, ince dudaklarımı ve soğuk, açık gri gözlerimi inceledim. Ne çirkin bir kaderdi bu! Sadece saçlarımı seviyordum—siyah, gür ve uzun, gözlerime kadar inen bir kakülle.
“Baban gibi. O da yakışıklıydı, yoksa ona âşık olmazdım. Kafkas kökenli.” Annem böyle teselli ederdi beni. “Büyüdüğünde anlayacaksın, asil bir güzelliğin var. Herkes fark etmez belki ama…”
Babamı hiç tanımadım. Ben henüz iki yaşındayken terk etmişti bizi. Ama dayım Remzi’yi hatırlıyorum—kıpkırmızı yüzlü, neşeli bir adamdı. Beni havaya atar, kahkahalar atardı. Her gelişinde şeker, kurabiye ya da ucuz bir oyuncak getirirdi. Küçükken kucağına tırmanır, onun kokusunu içime çekerdim. Annem sonradan, “O, pahalı sigara ve rakı kokusu,” demişti. O zamanlar annem mutluydu, gülüyordu. Hâlâ o kokuyu hatırlıyorum—gerçek bir erkeğin kokusuydu sanki.
Büyüdüğümde anneme sordum: “Neden evlenmediniz?”
“Evliydi. Bir de oğlu var.” Yıllar geçmişti, ama sesindeki hüzün hiç azalmamıştı.
Sonra Vedat amca çıktı ortaya. Ama onu ben kovdum. Çorapların ve benzinin karışık bir kokusu vardı üzerinde. Ufak tefek, patates burunlu, alt dudağı sarkık, ağzı hep aralık duran bir adamdı. Gözlerinin uçları hep aşağı düşüktü, suratından hüzün akardı. Nadiren gülerdi. Elinde hep bir şişe şarap ya da rakıyla gelirdi, yanında da bir paket çikolata.
“Şarapsız akşam yemeği olur mu? İşten yorgun geldik, stres atıyoruz,” derdi, on iki yaşındaki benim kaşlarımı çattığımı görünce.
Annem başta az içerdi, sonra alıştı. Artık kendisi alıp getiriyordu. Vedat amca gelmezse, mutfakta tek başına içer, ağlardı. Ben artık küçük bir çocuk değildim; böyle devam ederse annemin içkiye tamamen düşeceğini anlıyordum.
Bir gün, annem evde yokken Vedat amcanın yanına oturdum ve direkt sordum:
“Amca Vedat, siz evli misiniz?”
Şaşırdı, gözlerini hızla kırpıştırdı.
“Nereden biliyorsun?”
“Şimdi gidip eşinizin yanına dönün,” dedim sertçe.
“Sen ne cüretsizlik yapıyorsun, çıtır? Ben annene geliyorum, sana değil.”
“O zaman bana da. Ben sizi sevmiyorum. Ya kendiniz gidersiniz, ya da eşinize her şeyi anlatırım,” diyerek kaşlarımı çattım.
Korktu mu korkmadı mı bilmiyorum, ama bir daha görmedim onu. Annem ağladı, bekledi, içmeye devam etti.
“Artık yeter! İçmeyi bırakmazsan, bu evi terk ederim, anlıyor musun?” diye tehdit ettim, şişeyi elimden aldım ve lavaboya döktüm.
Annem ağlayarak bana bağırdı, kendine bir hayat kuramadığı için beni suçladı. Ama içmeyi bıraktı. Eskiden kızıl saçlarıyla güzel bir kadındı, erkekler peşindeydi. Yaşlandıkça güzelliği soldu, saçları seyreldi, ağardı. Erkekler de birer birer kayboldu—bense sevindim bu duruma.
Üniversite sınavını kazandığımda eğitim fakültesine yazıldım.
“Senin görüntüne göre en uygunu bu,” demişti annem acımasızca.
Deniz’le tanışmamız, “Üniversite Baharı” etkinliğinde oldu. Hemen ilgilenmeye başladı benimle. Onunla rahattım, güven veriyordu. Acele etmiyordu, öpüşmeye bile kalkışmadı. Onun hep yanımda olmasına alışmıştım.
İkinci sınıfta, utana sıkıla evlenme teklif ettiğinde, “Çok erken, öğrenciyiz daha, nasıl geçineceğiz?” diye karşılık verdim.
“Ahmaklık etme. Senin görüntün ve karakterinle koca bulman zor. İyi aileden, içki içmeyen, sakin bir adam… Daha ne istiyorsun?” Annem öyle diyordu.
Sonunda kabul ettim. Mütevazı bir düğünden sonra Deniz’in küçük evine taşındık—daracık bir mutfağı, minik bir antresi ve incecik duvarları olan bir yerdi. Babası iki yıl önce kalp krizinden ölmüştü, annesini yalnız bırakmak istemiyordu.
Gece olunca rahat olamıyGece olunca rahat olamıyordum, çünkü hemen yandaki odada Deniz’in annesi uyuyor ve her şeyi duyuyordu.




