İkinci Şans
Ayşe Hanım herkesin bildiği sıradan bir anneanneydi, kusurları ve zaaflarıyla. Ama Ali ona koşulsuz sevgiyle bağlıydı. Babasını hatırlamıyordu, zaten Ayşe Hanım da “Hiç olmasaydı daha iyiydi,” derdi hep. Ali soru sormaya kalkıştığında, “Büyüyünce anlarsın,” diye geçiştirirdi. O da büyüdükçe fazla kurcalamadan, kendi kendine anlamaya çalışırdı her şeyi.
Beş yaşındayken annesi onu Ayşe Hanım’a bırakmıştı. O günden sonra annesi sadece ara sıra, bir evlilik peşinde koşarken araya sıkıştırdığı molalarda uğrardı.
Bir gün, yine onu almak için geldiğinde, Ayşe Hanım Ali’yi odasına gönderdi. Ali sessizce oynarken mutfaktaki tartışmayı dinlemeye çalıştı. Önce bir şey duyulmuyordu, sonra annesi bağırmaya başladı, Ayşe Hanım da sesini yükseltti.
“Ne zamana kadar böyle devam edeceksin? Çocuğun anneye ihtiyacı var, şımarık bir sürtüğe değil!” diyordu Ayşe Hanım.
“Ben kendimi mezara mı gömeceğim şimdi? Hem oğluna baba arıyorum!” diye çıkıştı annesi.
“Senin baktığın yerlerde adam gibi baba olmaz. Hem hangi erkek başkasının çocuğunu sever ki? Kendi evlatlarını bile terk ediyorlar!”
“Sen anlamazsın… Sen…” Annesinin ardından attığı o küfürlü sözleri Ali tam olarak kavrayamadı ama yüreğine işleyen bir acı bıraktığını hissetti.
Ayşe Hanım da öyle düşünmüş olmalıydı ki bu sefer de kapıyı gösterdi. Sinirle içeri girdi, Ali’nin kısa saçlarını okşadı ve kapıyı çarparak çıktı.
Üç hafta ortadan kaybolur, sonra yine çıkagelirdi; neşeli ya da öfkeli, peşinden koştuğu adamın tavrına göre.
Annesi gittikten sonra saçlarına, dokunduğu eşyalara sinen o parfüm kokusu bir süre kalırdı. Ali derin nefes alır, anılarını tazelerdi.
Büyüdükçe annesinin bu ziyaretlerinden korkar oldu. Her gelişinde Ayşe Hanım keskin kokulu kalp ilaçlarını içer, bulaşıkları gürültüyle yıkar, “Bir evlat yetiştirdim, kendi yavrusunu bırakan vefasız bir kuş oldu,” diye söylenirdi. “Gücüm kalmadı, bir daha gelirse seni ona vereceğim…” Ali odasında, fırtınanın dinmesini beklerdi.
Sonra Ayşe Hanım yanına gelir, masanın kenarına sıcacık gözleme ya da poğaça koyar, yumuşak bir sesle,
“Niye sustun kaldın? Korktun mu? Merak etme, seni vermem. Bana kırıldın mı?” derdi.
Ali her şeyi anlıyordu ve kırılmıyordu. Üzgün olduğunda Ayşe Hanım’ın yanına koşar, o da onu teselli ederdi. Ama Ayşe Hanım sekiz yaşındaki bir çocuğa dert yanamazdı. Zaten Ali onu nasıl avutabilirdi ki? Onun için mırıltılarını sabırla dinler, evin yeniden o eski sıcaklığına kavuşmasını dilerdi. Ertesi gün hayat yine yoluna girerdi… ta ki annesi yine gelene kadar.
Ali büyüdü, ama Ayşe Hanım hiç değişmedi sanki. Hep aynı kaldı. Hep böyle kalacak sanırdı. Lisedeyken Ayşe Hanım sık sık tembihlerdi:
“İyi çalış. Üniversiteyi kazanmazsan askere alırlar. Ben artık yaşlandım, bu yükün altından kalkamam. Eğer beni biraz daha görmek istiyorsan, kendine bir yol aç.”
Ali var gücüyle çalıştı; onu hayal kırıklığına uğratma lüksü yoktu. Çünkü ondan başka kimsesi yoktu. Annesine alışkanlığı bile kalmamıştı. Üstelik motivasyonu basitti: Ayşe Hanım’ın hayatı. Sınavları iyi geçti ve üniversiteye girdi. Riske girmedi, herkesin göz koyduğu popüler bölüm yerine tarih bölümünü tercih etti. Okumayı severdi zaten.
İkinci sınıftayken güzel ve neşeli bir kız olan Elif’e âşık oldu. Elif kalabalığı severdi, Ali’nin hiç tahammül edemediği bir şeydi. Ama onun için partilere, kulüplere gitmeye başladı. Ayşe Hanım, dalgın ve düşünceli halinden torununun aşkını anlamıştı. İç çeker, uyumaz, sabaha kadar onu beklerdi. Ali vicdanen rahatsız olur, sabaha kadar kalmazdı. Ama Elif bundan hoşlanmazdı.
Bir gün, “Partiden erken çıkarsan seni bırakırım,” dedi. Ali Elif’ten ayrılmak istemiyordu, ama Ayşe Hanım’a da üzülüyordu. Onu beklerken, tansiyonu çıkar, kalbi sıkışırdı. Yine de kulüpten ayrıldı. Eve kadar koştu, sanki biri kovalıyormuş gibi. İçinden Ayşe Hanım’a söylendi: “Uyusaydın ya! Ben artık büyüdüm, başımın çaresine bakarım!”
Cep telefonuna hiç alışamamıştı. “Benim için geç artık. Sen varken ne gerek var?” derdi hep.
Eve girdiğinde odanın kapısının altından sızan ışığı gördü. “Niye uyumuyor ki?” diye sinirlendi içinden ve içeri baktı. Ayşe Hanım yerdeydi, gözleri kapalı, bir kolu garip bir şekilde bükülmüştü. Yanında su dökülmüş, bardak yere yuvarlanmıştı.
“Anneanne, ne oldu sana?” diye atıldı yanına.
Gözlerini araladı, bir şeyler söylemeye çalıştı, ama ağzı kaymış, sözleri anlaşılmıyordu.
“Ölme sakın, hemen çağırıyorum!” Telefonunu çıkardı.
Ambulans çabuk geldi. Doktor, “Biraz daha geç kalsaydınız iş işten geçmişti,” dedi.
Ali kendine içerledi. Âşık olduğu için fark etmemişti son zamanlarda Ayşe Hanım’ın baş dönmelerinden, kulak çınlamalarından şikâyet ettiğini. Sürekli ilaçAli, artık kendi çocuğuna verdiği bu ikinci şansla, hem annesinin aradığı huzuru bulduğunu hem de Ayşe Hanım’ın mirasını yaşattığını düşünerek gülümsedi.




