Bir Avuç Kara Üzüm
İclal, Yılbaşı için pek hazırlık yapmamıştı. Kızı Ece, arkadaşlarıyla köye gideceğini söylemişti. İclal’e ne lazım ki? Biraz börek yapar, bir de Rus salatası hazırlar. Biraz televizyon izler, sonra yatar. Sabah Ece döner gelir.
Ahmet hayattayken büyük bir kalabalık olurdu evde. Sofrada oturulur, bir şeyler atıştırılır, yılbaşı programı izlenir, sonra dışarı çıkılır, havai fişekler patlatılırdı. Şehir meydanındaki çam etrafında halay çeker, şarkılar söylerdik. Kalabalık olursa küçük yarışmalar bile düzenlerdik. Gençleri bile eğlendirmeyi bilirdik.
İclal gözündeki yaşı sildi. Ahmet’in vefatının üzerinden üç yıl geçmişti ama hala alışamamıştı. Belki de hiç alışamayacaktı.
Dolaptan Ahmet’in çerçeveli fotoğrafını aldı. Gözleri kısık, dudaklarında hafif bir gülümsemeydi. Bu fotoğrafı çok severdi, mezar taşına da aynısını yaptırmıştı. Kabristana her gidişinde fotoğraftaki yüzüne dikkatle bakardı. Sanki Ahmet onu her seferinde farklı bir ifadeyle karşılıyordu: Bazen neşeyle gülerken, bazen uzun süre gelmediği için sert bir bakışla bakıyordu.
Böyle olamayacağını biliyordu. Ama her seferinde mezarın başına gittiğinde, bu kez hangi yüz ifadesiyle karşılaşacağını merak ederdi.
*”Sensiz çok zor, Ahmetçiğim. Keşke torunlarım olsa, bir meşgale bulurdum. Ama Ece evlenmeye hiç acele etmiyor. Erkek arkadaşı eski dostuyla evlenince, bir daha ilişkiye girmekten korkar oldu. Son zamanlarda neşeli dolaşıyor ama. Belki biri çıkmıştır, söylemiyor. Ben de sormuyorum…”*
Koridordaki kapının sesiyle irkildi, hemen fotoğrafı yerine koydu.
*”Anne, evde misin?”* diye Ece’nin neşeli sesi duyuldu.
*”Nerede olayım? Bu kadar erken niye döndün?”* diyerek kızını karşılamaya gitti.
*”İşten erken ayrıldım. Akşam yemeği yemeyeceğim. Hemen toplanıp gidiyorum. Arkadaşım Deniz ile kocası beni alacak.”*
*”Neden birden? Otuz birinde gidecektiniz?”* diye telaşlandı İclal.
*”Öyle ama Deniz’le önce köyü ısıtmamız, hazırlık yapmamız, bir çam kesip süslememiz gerekiyor…”* diye heyecanla anlatırken bir yandan da eşyalarını çantaya dolduruyordu. *”Şarj aletimi unutmadım. Ay, ayakkabılar… Saç maşası da lazım!”* diyerek banyodan maşayı alıp çantasına attı.
*”Tamam sanırım her şey hazır. Üzgünüm anne, seni böyle bir günde yalnız bırakıyorum. Belki sen de bir komşuya falan gidersin.”*
*”Ben hiçbir yere gitmem. Artık bu telaş benim işim değil. Ne zaman döneceksin?”* diye sordu İclal.
*”Üçünde ya da dördünde. Nasıl olursa.”* Ece’nin gözleri parlıyordu. İclal onu bu kadar neşeli görmemişti uzun zamandır. *”Demek ki o kalabalıkta biri çıktı. İyi olur.”*
Dışarıdan bir araba kornası duyuldu.
*”Tamam anne, gidiyorum!”* Ece İclal’in yanağına bir öpücük kondurup montunu giydi ve kapıya yöneldi.
İclal, koridora bakıp Ece’nin atkısını veya şapkasını unutup unutmadığını kontrol etti. Hayır, her şeyi almıştı. Bomboş salona döndü, tekrar Ahmet’in fotoğrafına baktı.
*”Kızım da gitti. Ah, Ahmetçiğim, ne erken ayrıldın bizden…”* iç geçirdi. Ahmet ona gözlerini kısarak bakıyor ve gülümsüyordu.
İclal kendini meşgul etmek için bir şeyler yapmaya karar verdi. Dolabı açtı. İçinde çeşitli evraklar vardı. Bunları düzenlemeliydi, yoksa bu dağınıklıkta hiçbir şey bulamazdı.
Evrakları inceledi, gereksiz olanları çöpe attı, önemlileri tekrar dolaba yerleştirdi. Küçük bir kağıt parçasına dikkat çekti; üzerinde eğri büğrü bir yazıyla bir adres yazılıydı. Bu, Ahmet’in eski dostu İsmail’in adresiydi! Anılar bir anda canlandı…
İclal, İsmail’le bir arkadaşın doğum gününde tanışmıştı. Birkaç kez sinemaya gitmişlerdi. Bir gün İsmail bir arkadaşıyla gelmişti. Ahmet’i görür görmez İclal’in kalbi hızla çarpmaya başlamıştı. İkisi de birbirine hemen ısınmıştı.
İsmail, İclal’in Ahmet’e yakınlık gösterdiğini fark edince kenara çekilmişti. İyi bir dosttu. İclal, iki arkadaştan Ahmet’i seçip onunla evlendiği için hiç pişman olmamıştı.
İsmail de kısa süre sonra evlenmişti. Ama bir türlü yürümemiş, boşanmışlardı. Sonra şehirden üç yüz kilometre uzaklıktaki bir köye taşınmıştı, akrabalardan kalan bir ev vardı orada. İclal, Ahmet ve Ece ile birkaç kez onu ziyarete gitmişlerdi.
İsmail, onların mutluluğunu kıskanırdı ve bunu saklamazdı. İclal’e şakayla karışık, *”Ahmet sana yanlış bir şey yaparsa, bana gel!”* derdi. Ahmet hiç kıskanmaz, güler geçerdi. Tabii aralarında kavgalar da olmuştu, her evlilikte olduğu gibi, ama hemen barışırlardı ve ayrılmayı hiç düşünmemişlerdi.
*”İsmail cenazeye gelmişti. Telgraf mı çekmiştim, hatırlamıyorum. Belki Ece yapmıştır. O günler kederden kendimde değildim. Beni köyüne götürmek istedi, biraz rahatlayayım diye. Ama gidemedim. Sürekli kabristana gidiyordum. İsmail’e gitmek ise bir türlü kısBir gün İclal, Ece’nin düğününde İsmail’i de davet etti ve o akşam, yıllar sonra yeniden bir araya geldiklerinde, Ahmet’in fotoğrafına bakarak, *”Demek ki sen de onaylıyorsun,”* diye fısıldadı ve hayata tutunmanın en güzel yollarından birinin yeni başlangıçlar olduğunu anladı.




