Leyla, sade ve güzel sayılmayan bir kızdı. Annesi bile kabul ederdi ki kızına doğa pek cömert davranmamıştı. “Böyle bir yüzle evlenmek zor olacak,” diye iç çekerdi babası.
İnce saçlar, iri bir burun, büyük dişler, küçük bir çene ve sivilcelere meyilli bir cilt. Görüntüsüne rağmen, Leyla’nın karakteri sakin, nazik ve anlayışlıydı.
Öyle görünüyordu ki kendi görüntüsünden hiç rahatsız değildi. Ama öyle değildi tabii. Leyla çok iyi biliyordu ki güzel değildi. Ne yapabilirdi ki?
“Bir şey olmaz kızım, güzellikle mutluluk gelmez. Allah herkesin eşini yaratmıştır. Senin de bir aşkın ve ailen olacak. Önemli olan kalptir, seninki çok temiz. Gören sever,” derdi annesi.
Ama kalbi görmek için önce bakmak lazımdı, kimse Leyla’ya bakmıyordu. Gözler üzerinde kayıp geçiyordu. Erkekler bebek yüzlü, güzel kızları tercih ediyordu.
Leyla meslek olarak psikolojiyi seçti. Burada güzelliğe gerek yoktu, hatta dürüstlüğü engellemiyordu. Leyla, samimiyeti, empatisi ve dinleme becerisiyle insanları kendine çekti. Kısa sürede aranan bir psikolog oldu. Ailesi ev almasına yardım etti. Her şey güzeldi, ama aşk hayatı bir türlü düzelmedi.
Bir gün, bir hasta yetişkin kızını getirdi. Kızı, boşanmayı ağır atlatıyordu. Güzel bir kızdı, ilk başta babasına zoraki gelmiş gibiydi. Ama iki seans sonra kendisi koşa koşa gelmeye başladı. Babası teşekkür etmek için içeri girdi.
“Lale’m değişti, canlandı, kendine güveni geldi. Yıllardır böyle mutlu görmemiştim. Gülüyor, hayata yeniden sarılıyor. Hepsi sizin sayenizde. Siz bir sihirbazsınız,” diye övgüler yağdırdı. “Akşam yemeğine benimle gelir misiniz?”
“Lale’yi tek başıma büyüttüm. Eşim bizi terk edip sevgilisiyle Amerika’ya kaçtı. Bir daha evlenmedim. Kızıma kötü davranırlar diye korktum. Şımarttım onu, itiraf ediyorum. Şimdi büyüdü, ben hâlâ yalnızım. Umarım yeniden evlenir, bana torun verir,” diye açıldı Mehmet Bey, Lale’nin babası, yemekte.
“Siz çok iyi görünüyorsunuz, mutlaka iyi bir kadın bulursunuz. Kızınızı seviyorsunuz, kadın ruhunu anlıyorsunuz,” dedi Leyla.
“Peki ya siz? Ben sizi etkileyebilir miyim?” diye sordu aniden.
Leyla ne diyeceğini bilemedi. Böyle bir dönüş beklemiyordu, gözlerini yere indirdi. Mehmet bunu kendi yorumladı.
“Sakın yanlış anlamayın, ciddiyim. Benim yaşımda uzun süreli flörtlere vakit yok. Sizden hoşlandım. Maddi durumum iyi, hiçbir şeye ihtiyacınız olmaz. Acele etmiyorum, düşünün,” dedi vedalaşırken.
Hiçbir şey demedi. Fırsat bulunca annesine anlattı.
“Düşünecek ne var ki?” dedi annesi onaylayarak.
“Ama onu sevmiyorum,” diye tereddüt etti Leyla.
“Aşk geçer. Biz babanla senin yaşına gelince hâlâ birbirimizi seviyor muyuz sanıyorsun? Her şeyi yaşadık. Boşanmanın eşiğine geldik defalarca. Her şey oldu ve geçti. İki kişi yaşamak, tek başına yaşamaktan daha kolay.”
Leyla düşündü. Onu ne bekliyordu? Yalnız bir yaşlılık mı? Genç ve güzel erkekler onun için değildi. Boşanmış, umutsuz erkekler miydi kaderi? Mehmet Bey ise hoş, olgun bir adamdı, kendinden çok büyük olsa da. Ve kabul etti.
Makyajcılar elinden geleni yaptı, düğünde Leyla harika görünüyordu. Damat, genç ve başarılı geliniyle gurur duyuyordu.
İyi bir koca oldu. Leyla’ya şefkatle ve anlayışla davrandı. Ona hep “Leyliciğim” diye hitap etti. Sakin, huzurlu bir evlilikleri oldu. Leyla işten yorgun ve üşümüş döndüğünde, kocası ona sıcak bir süt getirir, ayaklarını battaniyeyle örter, ilgi ve sevgiyle sarardı. Daha ne istenirdi ki?
Leyla’ya eski bir sınıf arkadaşı danışmaya geldi. Okulun en güzel kızlarından biriydi, erkekler peşinde koşardı. İki çocuk doğurmuştu, iki farklı erkekten. Üçüncüsüne âşık olup evlenmişti, ama kocası geçmişini yüzüne vuruyor, kıskanıyor, çocukları sevmiyordu.
İşte böyle. Dış güzellik mutlu bir hayatın garantisi değildi. Leyla’nın şikâyet edecek bir şeyi yoktu. Kocası onu seviyor, üzerine titriyordu. Mutluluk için daha ne lazımdı? Çocuk mu? Leyla çocuk istiyordu. Ama kendisi gibi çirkin doğar diye korkuyordu. Bir türlü de olmuyordu.
Her şey yolundaydı, ama üç yıl sonra Mehmet Bey hastalandı. Zaten kalbi zayıftı, bir de kanser çıktı. Leyla elinden geldiğince destek oldu, onu sakinleştirdi. Ama o kabullenemiyordu. Huysuzlaştı, özellikle depresyon nöbetlerinde.
Önce ameliyat, sonra bitmek bilmeyen kemoterapiler. Leyla sabırla, hiç şikâyet etmeden kocasına baktı. Kızı Lale arada uğruyor, babasının hastalığından Leyla’yı suçluyordu. “Onunla evlenmeseydi hasta olmazdı,” diyordu.
“Lale, Leyliciğimi rahat bırak. O zaten gereken her şeyi yapıyor. Şikâyet edecek bir şey yok. Sen daha sık gel, ona yardım et,” diye uyarıyordu baba kızını.
“Benim hayatım yeni düzene girdi. Gelemem. Genç biriyle evlendi, baksın artık,” deyip kapıyı çarpıyorSonunda Leyla, küçük oğluyla birlikte hayata yeniden başladı, çünkü mutluluğun güzellikte değil, sevgide ve iç huzurda olduğunu öğrenmişti.




