Mehmet, ailesinin yanından evine dönüyordu. Yaz aylarında ailesi köyde yaşıyordu. Eski ev bakım ve emek istiyordu. Mehmet hafta sonları babasına küçük tamirat işlerinde yardım ediyordu. Son zamanlarda babasının kalbi sık sık aksıyordu, bu yüzden Mehmet evdeki ağır işlerin çoğunu üstlenmeye çalışıyordu.
Bir günlüğüne köye gitti, çitle çevrili bahçeyi düzeltti, çeşmeden önce sebze bahçesi için, sonra da hamam için su taşıdı, annesiyle birlikte markete gitti. Akşam yemeğinden sonra evine dönmek üzere hazırlandı.
“Nereye gidiyorsun, akşam olmuş? Sabaha kadar kal,” diye ısrar etti annesi.
Ama Mehmet, eşi Ayşe’ye eve döneceğine söz vermişti. Tam çıkacakken ona telefon açtı, o da ailesinin yanında sabaha kadar kalmasını tavsiye etti.
“Yoksa beni özlemedin mi?” diye Mehmet, alınmış gibi yaptı.
“Tabii ki özledim, çok özledim. Ve bekliyorum,” diye güldü eşi.
“O halde yakında ordayım,” diye neşeyle cevap verdi Mehmet.
Güneş çoktan batmıştı, serin alacakaranlığın gizemli zamanı gelmişti. Yolda çok az araba vardı. Direksiyon başına geçtiğinde ne kadar yorgun olduğunu fark etti. Geç vakitte birkaç araba hızla yanından geçti, farların ışığı gözünü kamaştırıyordu. Şehre yaklaşırken Mehmet bir anlığına gözlerini kapattı…
“Ayşe, geldim!” diye bağırdı Mehmet, evin eşiğinden içeri girerken.
Ayşe cevap vermedi. Mehmet mutfağa baktı. Eşi ocak başında tava içinde bir şeyler karıştırıyor, kendi kendine basit bir şarkı mırıldanıyordu. “Sen denizci kızısın, ben denizciyim…” diye Zeki Müren’in şarkısının sözlerini duydu. Kızarmış etin kokusu burnunu gıdıkladı. Mehmet uzun zamandır kendini bu kadar hafif hissetmemişti. Sanki hiç yorulmamış gibiydi. Uzun ve derin bir uykudan sonra uyanmış gibi. Ya da belki öyleydi. Eve nasıl geldiğini hatırlamıyordu, sanki bir zaman boşluğuna düşmüş ya da uyumuştu.
“Ayşe,” diye tekrar seslendi Mehmet.
Ama eşi hiç tepki vermedi.
“Sürekli kulaklıkla,” diye düşündü, yanına yaklaştı ama eşinin kulağında kulaklık yoktu.
“Seni özledim ve acıktım,” diye fısıldadı Ayşe’nin kulağına.
Bir an için durdu, bir şeye kulak kabarttı.
“Nihayet,” diye sevindi Mehmet, “Yoksa sağır mı oldun sandım.”
Sonra Ayşe tavayı kapatıp ocağı kapattı ve hızla döndü. Mehmet zar zor kenara çekildi.
“Ayşe, ne oluyor? Neden beni görmezden geliyorsun? Ben evdeyim! Gözlerini aç!” diye bağırdı eşine.
Yanında duruyordu ama Ayşe, onun yokmuş gibi davranıyordu. Birden Ayşe’nin telefonu çaldı. Hızla oturma odasına geçti, Mehmet’in neredeyse üstüne basacaktı. Yanından geçerken yüzünde bir rüzgâr esintisi hissetti.
Mehmet yaklaşıp onun omzundan baktı. Ekranda tanımadığı bir numara görünüyordu. Ayşe birkaç saniye düşündü, sonra aramayı açıp telefonu kulağına götürdü.
“Evet, benim,” dedi. “Ne? Bu bir hata olmalı…” Bir dakika sonra telefon elinden düştü, Ayşe ağır ağır koltuğa çöktü, yüzünü elleriyle kapadı ve ağlamaya başladı.
“Ayşe, ne oldu? Babam mı? Kalbi mi?” diye sordu Mehmet ama Ayşe onu duymuyordu, hıçkırıklara boğulmuştu.
Mehmet önünde çömelmiş, eşinin ellerini yüzünden çekmek istemişti ama dehşet içinde parmaklarının Ayşe’nin ellerinin içinden sis gibi geçtiğini gördü. Hızla ayağa kalktı, ellerine şaşkınlıkla bakıyordu. Ayşe ellerini yüzünden çekti, şişmiş gözleriyle boşluğa bakıyordu.
“Mehmet?” diye fısıldadı.
“Ben buradayım,” dedi Mehmet, nihayet onu gördüğü için sevinmişti.
Ama Ayşe’nin bakışları Mehmet’in yüzünden kayıp tekrar odada dolaştı. Hayır. Onu görmüyordu.
“Bu olamaz. Bir hata var,” diye mırıldandı Ayşe. “Mehme-e-et…” diye inledi ve tekrar hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.
Birden Ayşe yerinden fırladı, telefonu yerden aldı ve bir numara çevirmeye başladı. Parmakları o kadar titriyordu ki yanlış tuşlara basıyordu.
“Hemen, hemen…” diye mırıldandı ve telefonu kulağına götürdü.
Mehmet içgüdüyle pantolonunun arka cebine elini attı. Ama telefonu yoktu. Zil sesi de duymadı.
“Telefonu arabada unutmuşum,” diye düşündü.
Ayşe aramayı kapattı, tekrar numarayı çevirdi.
“Fatma Hanım, bana dediler ki… Hayır, Mehmet henüz dönmedi. Polisten aradılar…” Derin bir nefes aldı. “Mehmet şehre yakın bir yerde kaza geçirmiş… Hayır, Fatma Hanım, artık o yok…” Mehmet’in annesine acı haberi verdi, telefonu koltuğun diğer ucuna fırlattı ve tekrar bir yaralı kurt gibi uluyarak ağlamaya başladı.
“Bu benim için mi? Araba kazası mı geçirdim? Öldüm mü?” Mehmet inanamıyordu. İnanamazdı çünkü işte burada, kendi evinde, eşinin önünde duruyor, onunla konuşuyordu. “Şimdi anlıyorum. Eve nasıl geldiğimi, merdivenleri nasıl çıktığımı, kapıyı nasıl açtığımı hatırlamıyorum. Sanki uyudum. Ya da otomatik pilottaydım. İşte bu yüzden Ayşe beni görmüyor ve duymuyor. Öldüm.” Mehmet asıl şaşırtıcı olanın ölmüş olması değil, bu durum karşısında korku, acı ya da pişmanlıMehmet son bir kez Ayşe’nin gözyaşlarına dokunmak istedi, ama parmakları havada asılı kaldı, ardından gözlerini yukarıdaki ışığa dikti ve hiçbir şey hissetmeden kendini o sonsuz aydınlığa bıraktı.




