**Geç Arayan**
Ofisten çıktım. Alçak, gri bir gökyüzü şehri bastırıyordu, sanki her şeyi yere çiviliyordu. Yalnızca Sultanahmet Camii’nin minarelerindeki hilaller, bu kasvetin üstüne doğru dimdik yükseliyordu.
Yüzümü hafifçe yalayan ince yağmur, arabama doğru yürürken derimi sızlattı. Toyota’nın içinde hafif bir oda kokusu vardı. Direksiyonu kavradım ve bir an öylece oturdum, öğle vakti arabayı tamirden almayı başardığım için şükrederek. Yağmurda dolmuş beklemek ya da kalabalıkta eve gitmek zorunda kalmayacaktım.
Kontak anahtarını çevirdim ve içeriyi yanık bir pop şarkısı kapladı. Sesi kıstım. “Eve!” diye mırıldandım ve ana yola çıktım. Parmaklarım direksiyonda şarkının ritmine eşlik ediyordu.
Cuma. Cuma geceleri arkadaşlarla klübe gider, haftanın yorgunluğunu atardık. Evlilik, çocuk, sorumluluk gibi şeylerle uğraşmayan genç bir adamın başka ne yapması beklenirdi ki?
Ev sessizlikle karşıladı beni. Girişte açık duran dolabı görür görmez içime bir kurt düştü. Ayakkabılarımı çıkarıp çoraplarımla yatak odasına yürüdüm. Ne göreceğimi biliyordum: gömleklerimin ve ceketlerimin arasında, bir zamanlar Sibel’in elbiselerinin asılı olduğu boş askılar sallanıyordu.
Gitmişti. Son zamanlarda sık sık kavga etsek de hemen barışıyorduk. İş yerime aramış, bu akşam klübe gelmeyeceğini söylemişti. Sonra bir iş çıkmış, arabayı almıştım… “Aramadığım için mi kızdı? Bu yüzden ayrılık olur mu?” diye düşündüm ilk anda. Hayır. Hesaplı hareket etmişti. Dolabın kapağını açık bırakmıştı ki, yalnızlığın ve dayanılmaz hüznün içine düşeyim, suçlu hissedeyim. Senaryoya göre bir de suçlamalarla dolu bir veda notu bırakmalıydı. Odanın arO gece telefonum çaldığında, ekranda Sibel’in adı belirdi ve bir an tereddüt ettim, ama sonunda açtım, çünkü belki de her şey düzelebilirdi.




