“Bir Sonraki Adım Benim”
“Şükran Hanım, ne yaptığınızın farkında mısınız?” Okul müdürü Gülşah Hanım’ın keskin sesi, öğretmenler odasındaki sessizliği yırttı. “Ellili yaşlarınızda okuldan ayrılmak istiyorsunuz? Allah aşkına, nereye gideceksiniz?”
Şükran, gözlerini kaldırmadan ders notlarını düzenli bir şekilde üst üste yerleştirdi. Elleri titriyordu ama böyle göstermemeye çalışıyordu.
“Giderim Gülşah Hanım. Nasılsa giderim.”
“Ne yaptığınızın farkında mısınız? Otuz yedi yıl bu okulda! Saygın bir öğretmen, öğrenciler sizi çok seviyor, veliler hep övgü dolu… İki yıl sonra emekli maaşınızı alacaksınız, güzel bir maaş. Evde ne yapacaksınız?”
Şükran sonunda başını kaldırdı. Gözlerinde, zorla tuttuğu gözyaşları parlıyordu.
“Ben burada ne yapıyorum? Her gün aynı şey. Ders, ders, ders… Gece yarısına kadar defterleri kontrol ediyorum, sanki kırk yıl önce bu müfredatları ezbere bilmiyormuşum gibi hazırlanıyorum. Çocuklar…” Durakladı, elini yüzüne götürdü. “Çocuklar değişti Gülşah Hanım. Beni duymuyorlar.”
“Saçmalık! Geçen gün Aylin Yıldırım, oğlu Emre’nin matematikte sadece sizden bir şey anladığını söylüyordu!”
“Anlıyor…” Şükran acı bir tebessümle sırtını dayadı. “Peki tüm teneffüslerde ne yapıyor? Telefonuna gömülüyor, tıpkı diğerleri gibi. Bir şey soruyorum—homurdanarak cevap veriyor. Soruyu anlatıyorum—peneyere bakıyor. Evde ise gece üçe kadar o oyunlarının başında.”
Gülşah Hanım derin bir ses çıkardı, pencereye yöneldi.
“Şükran, neden kendini çok sıkıyorsun? Zaman böyle, çocuklar böyle… Ama onları eğitmek gerek! Biz yapmazsak kim yapacak?”
“Bilmiyorum,” diye fısıldadı Şükran. “Dürüst olmak gerekirse, artık bilmiyorum.”
Şükran, günün yorgunluğuyla sokakları adımlarken, apartman girişindeki basamakları saymaya başladı. On sekiz, on dokuz, yirmi. Üçüncü kat, her zaman yirmi basamaktı. Hayatının her anı öngörülebilir, dakika dakika planlanmıştı.
“Anne, bugün erken geldin!” dedi kızı Elif, mutfaktan başını uzatarak. “Bir şey mi oldu?”
“İstifa dilekçemi verdim,” diye kısa cevap verdi Şükran, odasına doğru ilerlerken.
“Ne dilekçesi? Anne, nereye gidiyorsun?” Elif peşinden koştu.
“İşten ayrılma dilekçesi.”
Elif olduğu yerde dondu, sonra kapı pervazına tutundu.
“Sen hasta mısın? Ateşin mi var?” Annesine doğru atıldı, alnını kontrol etmeye başladı.
“Bırak Elif. Hasta değilim. Sadece karar verdim.”
“Nasıl karar verdin? Anne, ne dediğini duyuyor musun?” Elif yatağın kenarına çöktü. “Senin düzenli bir işin, güzel bir ekibin var, maaş… Küçük de olsa düzenli. Şimdi ne olacak? Evde mi oturacaksın? Bu tam bir depresyon sebebi!”
Şükran ayakkabılarını çıkardı, yorgun ayaklarını esnetti.
“Peki şimdi ne yapıyorum? Seviniyor muyum? Mutlu muyum?” Kızına yorgun gözlerle baktı. “Elif, her sabah idama gider gibi uyanıyorum. Okula, zorunlu işçi gibi gidiyorum. Tahtanın önünde durup yüzlerce kez aynı şeyi anlatıyorum ve tek bir düşünce var aklımda: Bu ne zaman bitecek?”
“Anne, bu herkeste oluyor! Mesleki tükenmişlik deniyor buna. Tatile gitmelisin, biraz dinlen…”
“Dinlenmek?” Şükran acı bir kahkaha attı. “Elif, ben kırk yıldır dinlenmiyorum. Kırk yıldır her gün okula, her akşam defterlerin başına. Her hafta sonu derslere hazırlanıyorum. Her yaz tatilinde ya hizmet içi eğitim ya da bahçeyle uğraşıyorum. Ne zaman dinleneceğim?”
Elif sessiz kaldı, sweatshirt’ünün ucunu çekiştirerek.
“Peki Ahmet ne diyecek?” diye sonunda sordu.
“Ahmet’in bununla ne alakası var?”
“Nasıl ne alakası var? O senin… Yani, siz…”
“Biz ne?” Şükran kızına döndü. “Haftada bir, pazar günleri buluşuyoruz. Sinemaya ya da tiyatroya gidiyoruz. Sonra beni eve bırakıyor, yanağımdan öpüp kendi evine gidiyor. Üç yıldır hep aynı şey.”
“Ama siz birleşeceksiniz…”
“Birleşecek miyiz?” Şükran ayağı kalktı, aynanın önüne geçti. “Elif, bana bak. Ne görüyorsun?”
Elif mahcup bir şekilde omuz silkti.
“Annemi görüyorum.”
“Ben ise yaşlı bir kadın görüyorum. Her ay aynı berberde boyadığım beyaz saçlar. Her yıl eklenen kırışıklıklar. Sadece tebeşir ve defter bilen eller. Işık vermeyi unutmuş gözler. Ve biliyor musun en korkuncu ne? En son ne zaman gerçekten güldüğümü hatırlamıyorum. Samimi bir kahkaha, kibarca gülümseme değil.”
Elif annesine yaklaştı, omzuna sarıldı.
“Anne, ne diyorsun? Sen güzelsin, zekisin…”
“Zeki?” Şükran ondan uzaklaştı. “Eğer zeki olsaydım, bir başkasının benim için planladığı bir hayat yaşamazdım. Okul, üniversite, aynı okulda iş. İlk isteyenle evlenmek. Seni doğurmak, boşanmak, yine iş, iş, iş… Peki ben neredeyim? Şükran nerede? Öğretmen değil, anne değil, eski eş değil. Sadece Şükran. Onu bir yerlerde kaybettim.”
Koridorda kapı çarptı, torununun ayak sesleri duyuldu.
“Baba Şükran”Yıllar sonra, Ege’nin mavi sularına bakan küçük bir pansiyonun bahçesinde, fırçasını tuvale sürerken, Şükran hayatının ilk defa kendisine ait olduğunu hissetti ve gözlerindeki ışığın geri döndüğünü fark etti.”




