Misafirler Gitti, Kalp Kırıklığı Kaldı

Misafirler gitti, kırgınlık kaldı

“Anne, neler söylüyorsun böyle!” diye bağırdı Aylin, kirli tabağı lavaboya öyle bir fırlattı ki kenara çarparak çınladı. “Nankör müyüm? Sana ne için teşekkür edeceğim, söyler misin?”

“Ömrümü senin için harcadım diye! Çocuklar uğruna babanı çektiğim için! Kendimden vazgeçip sizi okuttuğum, giydirdiğim için!” Zehra Hanım, mutfağın ortasında, öfkeden kıpkırmızı olmuş, elindeki mutfak bezini sıkıca tutuyordu.

“Anne, yeter! Misafirler daha yeni gitti, hemen üstüme geliyorsun! Ne yaptım ki? Arkadaşlarını iyi ağırlamadım mı? Sofrayı kurmadım mı? Pasta yapmadım mı?”

“Yapmadın! İşte tam da onu yapmadın!” Zehra Hanım arkasını dönüp bardakları hızla yıkamaya başladı. “Ayşe Teyze torunlarından bahsederken donup kaldın. Fatma sorunca Mehmet’in derslerini anlatmadın. Seni övdüklerinde ‘teşekkür’ bile demedin!”

Aylin şakaklarını ovuşturdu. Üç saat boyunca annesinin arkadaşlarıyla sofrada oturmaktan başı zonkluyordu. Bitmeyen sorular, kıyaslamalar, “doğru yaşamak” üzerine nasihatler. Her şeye ve herkese dair memnuniyetsizlik.

“Anne, otuz beş yaşındayım. Olgun bir kadınım. Her dakika gülüp baş sallamak zorunda değilim.”

“Olgunmuş!” diye burun kıvırdı annesi. “Olgun kadın kırk yaşında annesinin boynuna binmez, kendi evinde oturur.”

“Otuz beşım, kırk değil! Boynuna binmiyorum! Faturaları ben ödüyorum, alışverişi ben yapıyorum, temizlik, yemek…”

“Yemekmiş!” Zehra Hanım döndü, gözlerinde öfke parlıyordu. “Ne yapıyorsun? Makarna mı, sosis mi? Bugün etli dolmayı kim yaptı? Köfteleri kim hazırladı? Misafirler gelmeden bütün gün temizlik yapan kim?”

Aylin sandalyeye çöktü. Gücü tükenmişti. Bu bitmeyen eleştiriler, suçlamalar, haklı çıkma çabası onu her işten daha fazla yoruyordu.

“Tamam anne. Kötü bir kızım. Başka ne duymak istiyorsun?”

“Bir ‘teşekkür’ duymak istedim!” diye masaya vurdu Zehra Hanım. “‘Teşekkür ederim anne, bizi evinde ağırladığın için, kocam gittiğinde kapı dışarı etmediğin için. Mehmet’i okuldan alıp doktora götürdüğün için.’ Ama yok! Sen bunları benim görevim sanıyorsun!”

Aylin boğazına düğümlenen sese engel olamadı. Evet, annesi oğluyla ilgileniyordu. Boşandıktan sonra üç yıldır onun evinde yaşıyordu. Ama karşılık vermiyor muydu? İki işte çalışıp eve katkı sağlamıyor muydu?

“Anne, her gün minnettarım. Belki sözle değil, ama işlerle. Senden para istemiyorum, kendi kazancım var. Ev işlerine yardım ediyorum.”

“Yardımmış!” Annesi karşısına oturdu, hâlâ bezini sıkıyordu. “Ayşe Teyze bugün ne dedi biliyor musun? Kızı Elif’in yeni bir adamı çıkmış. İyi biri, varlıklı. Hemen Elif’i ve çocukları evine aldırmış. Peki sen? Üç yıldır yalnızsın, işe-eve gidip geliyorsun. Hiç hayatın yok.”

“Ne alâkası var?” diye atıldı Aylin. “Marketten adam sipariş edemem ki! Layık biri çıkarsa evlenirim. Yoksa tek başıma yaşarım.”

“Tek başınaymış!” Zehra Hanım ayağa kalkıp mutfakta volta atmaya başladı. “Ben ölümsüz müyüm? Yetmiş iki yaşındayım. Daha ne kadar dayanırım? Sen çocukla tamamen yalnız kalacaksın.”

“Mehmet küçük değil, on üç yaşında.”

“On üç! En zor yaş! Babası lazım, erkek eli. Peki ne görüyor? Sabah akşam çalışan bir anne, onu büyüten bir nine.”

Aylin masadan kalktı. Konu her zamanki yöne gidiyordu. Şimdi annesi tüm hatalarını, başarısızlıklarını sayacaktı. Nasıl davranması, kimlerle görüşmemesi, hangi işi seçmesi gerektiğini anlatacaktı.

“Anne, odama gidiyorum. Yarın erken kalkmam lazım.”

“Tabii, git!” diye bağırdı ardından Zehra Hanım. “Her zamanki gibi, iş ciddiye binince kaçıyorsun!”

Aylin kapıda durdu. Annesinin sözlerinde acıtan bir şey vardı. Belki de haklı olduğu içindi.

“Kaçmıyorum anne. Sadece bu konuşmalardan yoruldum. Hiçbir şeyden memnun değilsin. Ne yapsam olmuyor.”

“Olmuyormuş!” Zehra Hanım yaklaştı. “Nasıl olmalı peki? Anlatır mısın? Otuz beş yaşında niye annenle yaşıyorsun? Niye kendi evin, ailen yok? Oğlum niye babasız büyüyor?”

“Çünkü hayat böyle geldi!” diye patladı Aylin. “Çünkü herkes altın kaşıkla doğmuyor! Çocuğumu büyütmek, çalışmak varken erkek peşinde koşamadım!”

“Erkek peşindeymiş!” Annesi şaşkınlıkla elini ağzına götürdü. “Sen buna hayat kurmaya çalışmak mı diyorsun?”

“Anne, yeter!” Aylin dönüp odasına hızla yürüdü. Arkasından annesinin öfkeli sesi duyuluyordu ama artık kelimeler seçilmiyordu.

Kapıyı kapatıp dayandı. Oda sessizdi. Mehmet pencerenin yanındaki çalışma masasında ödev yapıyordu. Annesinin ayak seslerini duyunca döndü.

“Anne, yine nineyle mi tartıştınız?”

“Tartışmadık oğlum. Sadece konuştuk.”

Mehmet annesine kuşkuyla baktı. On üç yaşında olmasına rağmen yetişkinlerin ilişkilerini anlıyordu.

“Bağırdığını duydum. Sen de bağırdın.”

Aylin oğluna yakla*Mehmet’in zeki gözlerine baktı ve iç çekerek, “Belki de artık kendi yolumu çizmek için cesaretimi toplamanın vakti geldi,” diye fısıldadı.*

Rate article
Lifequest
Misafirler Gitti, Kalp Kırıklığı Kaldı