Bugün günlüğüme yazmak istedim. Hayat bazen öyle bir döner ki, insan en yakınlarına bile kapıyı kapamak zorunda kalıyor.
“Anne, aç kapıyı! Anne, lütfen!” diye sesi çınlıyordu oğlumun, kapıyı yumruklarken. “Evde olduğunu biliyorum! Araba parkta duruyor, dışarı çıkmamışsın!”
Sermin Hanım, koltuğunda oturmuş, sırtını kapıya dönmüş, soğumuş çay fincanını sıkı sıkı tutuyordu. Elleri o kadar titriyordu ki, porselen fincan tabağa hafifçe çınlıyordu.
“Anne, ne oldu sana?” diye sordu Emre’nin sesi giderek daha perişanlaşıyordu. “Komşular diyor ki bir haftadır kimseyi içeri almıyormuşsun! Hatta Elif’i bile geri çevirmişsin!”
Gelininin adını duyunca Sermin Hanım’ın yüzü buruştu. Elif. Oğlunun göz bebeği. Uğruna her şeyi yapabileceği kadın. Hatta geçen hafta olanları bile.
“Anne, kapıcıyı çağırıp kilidi açtıracağım!” diye bağırdı Emre.
“Yapma!” diye haykırdı Sermin Hanım, hâlâ arkasını dönük. “Bana dokunma!”
“Anne, ama niye? Ne oldu? Konuş benimle!”
Sermin Hanım gözlerini kapadı, kendini toparlamaya çalıştı. Oğluna duyduklarını nasıl anlatacaktı? Hastane koridorunda yanlışlıkla duyduğu şeyleri ona nasıl söyleyecekti?
“Anne, lütfen,” dedi Emre’nin sesi yalvarır gibiydi. “Senin için endişeleniyorum. Elif de endişeli.”
Elif endişeliymiş. Tabii endişeli. Planlarının suya düşmesinden korkuyordu herhalde.
“Git, Emre. Git ve bir daha gelme.”
“Anne, hasta mısın? Ateşin mi var? Doktor çağırayım.”
“Doktora ihtiyacım yok. İhtiyacım olan, beni rahat bırakman.”
Sermin Hanım ayağa kalkıp pencereye yürüdü. Bahçede Emre telefonla konuşuyordu. Belli ki Elif’i arıyor, annesinin yine huysuzluk ettiğini anlatıyordu.
Oğlu başını kaldırıp onu pencerede gördü. Yukarı geleceğini işaret ederek el salladı. O da pencereden çekilip koltuğuna oturdu.
Bir dakika sonra tekrar kapı çalındı.
“Anne, ben, Elif’le birlikteyiz. Açar mısın lütfen?”
Sermin Hanım dişlerini sıktı. Demek onu da getirmişti. Kendisinin geleceğini özenle planlayan gelinini.
“Sermin Hanım,” diye yumuşak bir ses duyuldu kapı ardından. “Ben Elif. Açar mısınız lütfen? Emre çok üzülüyor.”
Ne kadar iyi bir aktris. Gerektiğinde ses tonunu bile değiştiriyor.
“Size alışveriş getirdik,” diye devam etti Elif. “Süt, ekmek, sevdiğiniz cevizli tarçınlı kurabiyeler.”
Kurabiyeler. Sermin Hanım acı bir tebessümle sırıttı. Bir ay önce Elif, kaynanasının cevizli tarçınlı kurabiyeleri sevdiğini öğrenmiş ve o günden beri sürekli alıyordu. Ne kadar şefkatli bir gelindi.
“Sermin Hanım, lütfen bir şey söyleyin,” diye sesi titredi Elif’in. “Hepimiz sizin için endişeleniyoruz.”
“Endişeleniyormuşsunuz,” diye mırıldandı Sermin Hanım, o kadar alçak bir sesle ki kapıdakiler duymadı.
“Anne, açana kadar buradan gitmeyeceğim!” diye bağırdı Emre. “Gece bile beklerim!”
Sermin Hanım oğlunun şaka yapmadığını biliyordu. Hep inatçı olmuştu, çocukluğundan beri. Aklına koyduğunu yapardı.
“Tamam,” dedi sonunda. “Ama sadece sen. Tek başına.”
“Ne?” diye şaşırdı Emre.
“Elif eve gitsin. Sadece seninle konuşacağım.”
Kapı ardından fısıltılar duyuldu.
“Anne, ama niye? Elif de endişeli.”
“Çünkü ben öyle istiyorum. Ya tek başına girersin ya da hiç.”
Biraz daha fısıldaşma, sonra Elif’in sesi:
“Peki, Sermin Hanım. Ben eve gidiyorum. Emre, öğrenince beni ara.”
Sermin Hanım, Elif’in merdivenlerdeki ayak sesleri kaybolana kadar bekledi, sonra yavaşça kapıya gidip anahtarı çevirdi.
Emre fırtına gibi içeri daldı, hemen annesine sarılıp yüzüne baktı.
“Anne, zayıflamışsın! Solgun görünüyorsun! Ne oldu? Hasta mısın?”
“Hasta değilim,” dedi Sermin Hanım kollarından kurtularak mutfağa yöneldi. “Çay ister misin?”
“İsterim,” dedi Emre masaya oturup annesini dikkatle süzerken. “Anlat şimdi, ne oldu? Neden bir haftadır evdesin? Neden kapıyı açmıyorsun?”
Sermin Hanım çaydanlığı ocağa koydu ve oğluna döndü.
“Kapıyı niye açayım? Ne hayır gelecek sanki?”
“Anne, hayır diye bir şey yok. Sonsuza kadar evde kalamazsın. Markete de gideceksin, doktora da…”
“Markete komşu Ayşe gidiyor. Listemi veriyorum, parasını ödüyorum. Doktora gitmeyeceğim.”
“Neden gitmeyeceksin?”
Sermin Hanım bardaklara sıcak su doldurdu, şeker koydu.
“Çünkü geçen gidişimde orada öyle şeyler duydum ki, keşke duymasaydım.”
Emre kaşlarını çattı.
“Ne duydun?”
“Gelinini duydum. Telefonda arkadaşıyla konuşuyordu. Beni fark etmedi.”
“Ne diyordu?”
Sermin Hanım oğlunun karşısına oturup uzun uzun baktı. Ne tanıdık gözlerdi, tıpkı merhum eşininki gibi. İyi, dürüst. Yoksa bu adam böyle bir şeye razı olabilir miydi?
“Evimi satacaklarını, beni huzurevine göndereceklerini, parayı harcayacaklarını anlatıyordu.”
Emre’nin yüzü bembeyaz oldu.
“Anne, yanlış duydun. Elif asla…”
“Kelimesi kelimesine duydum,” diye kestiEmre sessizce ayağa kalktı, annesinin alnına bir öpücük kondurdu ve “Artık kimsenin bizi ayıramayacağını öğrendim anne,” diyerek kapıya yöneldi, geride bıraktığı tek şey bir annenin gözyaşları ve yüreğine dolan umuttu.




