Karım, ağladığımda gülüyordu
“Kes artık şu kadın gibi ağlamayı!” diye bağırdı Aylin, kepçeyi sallayarak ocaktan döndü. “Ne biçim bir sahne bu böyle?”
Mehmet, mutfak masasında ellerine gömülmüş oturuyordu. Omuzları titriyor, parmaklarının arasından yaşlar süzülüyordu.
“Aylin, anlamıyor musun ya… O benim annemdi,” dedi boğuk bir sesle.
“Annen, annen!” diye taklit etti Aylin, tencereyi gürültüyle masaya koydu. “Seksen dört yıl yaşadı işte, daha ne istiyorsun? Bazıları altmışı bile göremiyor.”
Mehmet, kıpkırmızı ağlamış gözleriyle ona baktı.
“Nasıl böyle konuşursun? O seni öz kızı gibi severdi.”
“Severdi, severdi,” diye burun kıvırdı Aylin. “Özellikle de çorba yapmayı ve çocuk büyütmeyi öğretirken. Otuz yıl sabrettim o nasihatlerine.”
Aylin, karşısına geçip kendine mercimek çorbası koymaya başladı. İştahı yerindeydi, daha birkaç saat önce kaynanasının cenazesinden dönmüş olmalarına rağmen.
“Yeter artık kendini harap etme,” dedi, ekmeğinden bir ısırık alarak. “Ölüyü geri getiremezsin. Daha iyisi, onun dairesini ne yapacağımızı düşün. Fiyatlar düşmeden satmalıyız.”
Mehmet ani bir hareketle ayağa fırladı, sandalye gürültüyle devrildi.
“Aklını mı kaçırdın sen? Daha annem toprağa düşmemiş, sen dairesini düşünüyorsun!”
“Ne zaman düşüneceğiz o zaman?” diye sordu Aylin, sakince yemeğine devam ederek. “Bir yıl sonra mı? Beş yıl sonra mı? Daire boş duruyor, faturalar birikiyor. Pratik olmalıyız Mehmet.”
Mehmet başını ellerine aldı. Son günlerde kendini bir kabusun içinde gibi hissediyordu. Annesi üç ay boyunca acı çekerek ölmüştü. Her gün hastaneye gidip yatağının başında oturmuş, elini tutmuştu. Aylin ise bir kez bile gitmemiş, hep bahaneler uydurmuştu:
“Başım ağrıyor.”
“Üşüttüm, hastalık bulaştırmak istemem.”
“İşler çok yoğun, bir türlü vakit bulamıyorum.”
Ve şimdi, her şey bittiğinde, aklı paradaydı.
“Ben odama gidiyorum,” dedi Mehmet, kapıya yönelerek.
“Nereye gidiyorsun? Dur ye şunu, soğuyacak.”
“Yiyemiyorum şimdi.”
“Boşuna işte. Vücut enerji harcıyor, beslenmelisin.”
Mehmet balkona çıktı, kapıyı ardından kapattı. Soğuk kasım rüzgârı yüzünü yaladı. Balkon demirlerine yaslandı, aşağıda oynayan çocuklara baktı. Hayat devam ediyordu, ama onun içi paramparça olmuştu.
Annesi gitmişti ve onunla birlikte çocukluğuna, evine, gerçekten birine ihtiyaç duyduğu zamana dair son bağ da kopmuştu. Aylin bu bağı hiç anlamamıştı. Onun için kayınvalide bir yüktü, sıkıntı kaynağıydı.
Balkon kapısı gıcırdadı.
“Mehmet, içeri gir, üşüteceksin,” dedi Aylin, elinde bir bardak çayla yanına geldi. “İç şunu, ısınırsın.”
Titreyen ellerle bardağı aldı.
“Aylin, dürüstçe söyle, hiç mi sevmedin onu?”
Kadın omuz silkti.
“Sevdim, sevmedim… Ne fark eder şimdi? Yıllarca bir şekilde geçindik işte.”
“Bir şekilde,” diye tekrarladı Mehmet. “Evet, sadece bir şekilde yaşadık.”
Aylin, kocasına dikkatlice baktı. Gözlerinde bir an için endişe belirdi.
“Ne oldu sana? Yaşayışımızdan memnun değil misin?”
“Bilmiyorum,” dedi dürüstçe. “Şu an hiçbir şey bilmiyorum.”
Balkonda sessizce durdular. Aylin sabahlığına bürünmüştü, Mehmet ise çayını yudumluyordu.
“Dinle, annemin sana börek yapmayı öğretişini hatırlıyor musun?” diye sordu birden.
“Tabii hatırlıyorum. Sürekli öğüt verirdi. Hamur böyle olacak, şöyle olmayacak… Yorardı insanı.”
“Ya Efe ilk defa ‘anneanne’ dediğinde ne kadar sevinmişti?”
“Ee? Bütün büyükanneler öyle sevinir.”
Mehmet bardağı balkon demirine koydu.
“Peki geçen sene zatürreden hastanede yattığında, her gün ona yemek götürdüğünü hatırlıyor musun?”
Aylin sustu. Çünkü böyle bir şey hatırlamıyordu, çünkü yapmamıştı. Yemekleri Mehmet götürmüş, o ise evde oturup telefonla arkadaşlarına kocasının ailesine vakit ayırdığından şikâyet etmişti.
“Hadi içeri girelim,” dedi. “Soğuk.”
Akşam oğulları Efe ile gelini Derya geldi. Genç çift şaşkın ve biraz ürkek görünüyordu. Ölüm, onların neslinin pek tanık olmadığı bir şeydi.
“Baba, nasılsın?” diye sarıldı Efe babasına.
“Öyle işte oğlum.”
“Anneanneye çok üzüldüm. Çok iyi bir kadındı.”
“Öyleydi,” diye onayladı Mehmet ve boğazına bir yumru oturdu.
Derya, yerinde duramıyordu.
“Mehmet Amca, başınız sağ olsun. Anneanne çok güzel bir insandı.”
“Sağ ol kızım.”
Aylin, mutfaktan bir tepsiyle çıktı.
“Oturun bakalım, çay içeceğiz. Cevizli kek aldım.”
“Anne, belki de kek zamanı değil?” diye çekinerek sordu Efe.
“Ne zaman yiyeceğiz o zaman? Hayat devam ediyor. Sürekli yas tutamayız ki.”
Keki dilimleyip tabaklara dağıttı. Hareketleri hızlı ve kararlıydı, sanki sıradan bir aile buluşması için hazırlanıyordu.
“Bakın,” diye döndü Derya'”Aylin, seninle otuz yıl paylaştığım hayatın tek gerçeği bu muydu – sevgisiz, duygusuz, sadece pratik hesaplarla dolu bir ömür?”




