Karım ağladığımda gülüyordu
“Kes şu kadın gibi ağlamayı artık!” diye sert bir şekilde döndü ocaktan, kepçeyi sallayarak. “Ne biçim numara yapıyorsun?”
Mehmet mutfak masasında oturmuş, ellerine gömülmüş haldeydi. Omuzları titriyor, parmaklarının arasından gözyaşları süzülüyordu.
“Leyla, nasıl anlamazsın… O benim annemdi,” diye hıçkırarak konuştu.
“Anne, anne!” diye onu taklit etti karısı, tencereyi gürültüyle masaya koyarak. “Seksen dört yıl yaşadı, daha ne istiyorsun? Bazıları altmışını bile göremiyor.”
Mehmet ona kan çanağına dönmüş gözlerle baktı.
“Nasıl böyle konuşabilirsin? Seni kendi kızı gibi severdi.”
“Severmiş, severmiş,” diyerek burun kıvırdı Leyla. “Özellikle de çorba nasıl yapılır, çocuk nasıl yetiştirilir diye bana akıl verdiği zamanlar. Otuz yıl sabrettim onun nasihatlerine.”
Leyla karşısına oturdu ve kendine mercimek çorbası koymaya başladı. İştahı yerindeydi, daha birkaç saat önce kaynanasının cenazesinden dönmüşlerdi.
“Yeter artık kendini harap etmen,” dedi, ekmeğinden bir ısırık alarak. “Ölüleri geri getiremezsin. Düşünsene, onun evini ne yapacağız? Fiyatlar düşmeden satmalıyız.”
Mehmet aniden ayağa fırladı, sandalye devrildi.
“Aklını mı yitirdin sen? Daha annem toprağa düşeli bir gün olmadı, sen evi düşünüyorsun!”
“Ne zaman düşüneceğiz peki?” diye sakince yemeğine devam etti Leyla. “Bir yıl sonra mı? Beş yıl sonra mı? Ev boş duruyor, aidatlar birikiyor. Pratik olmak lazım Mehmet.”
Mehmet başını ellerine aldı. Son günlerde bir kabusun içinde gibiydi. Annemi üç aydır kaybediyordu, ağır hastaydı. Her gün hastaneye gidiyor, yanında nöbet tutuyor, elini tutuyordu. Leyla ise bir kez bile gitmemişti, hep bahaneler bulmuştu.
“Başım ağrıyor,” diyordu.
“Üşütmüşüm, size bulaştırmayayım.”
“İşler çok yoğun, bir türlü kaçamıyorum.”
Şimdi her şey bittikten sonra parayı düşünüyordu.
“Ben odama gidiyorum,” dedi Mehmet, kapıya yönelerek.
“Kendi odan da neresi?” diye şaşırdı karısı. “Hadi ye, soğumadan.”
“Şu an yiyemem.”
“Boşuna. Vücut güç harcıyor, toparlamak lazım.”
Mehmet balkona çıktı ve kapıyı kapattı. Ekim ayının soğuk balkonu hemen yüzünü yaladı. Korkuluğa dayandı ve aşağıdaki bahçede oynayan çocuklara baktı. Hayat devam ediyordu, ama onun içi paramparçaydı.
Annem gitmişti, onunla birlikte çocukluğuna, evine, gerçekten birine ihtiyaç duyduğu o günlere dair son bağ da kopmuştu. Leyla bu bağı hiç anlamamıştı. Onun için kaynana bir yüktü, sorun ve rahatsızlık kaynağı.
Balkon kapısı gıcırdadı.
“Mehmet, içeri gir, üşüteceksin,” dedi Leyla, elinde bir bardak çayla balkona çıktı. “Bir şeyler iç.”
Titreyen elleriyle bardağı aldı.
“Leyla, dürüstçe söyle, onu hiç sevdin mi?”
Kadın omuz silkti.
“Sevdim, sevmedim… Ne fark eder şimdi? Nasıl olsa yıllarca birlikte yaşadık.”
“Nasıl olsa,” diye tekrarladı Mehmet. “Evet, sadece yaşadık işte.”
Leyla kocasına dikkatle baktı. Gözlerinde bir anlık endişe belirdi.
“Ne oldu sana? Yaşayışımızdan memnun değil misin?”
“Bilmiyorum,” dedi içtenlikle. “Şu an hiçbir şey bilmiyorum.”
Balkonda sessizce durdular. Leyla sabahlığına sarınmıştı, Mehmet ise çayını yudumluyordu.
“Leyla, annemin sana pankek yapmayı öğretişini hatırlıyor musun?” diye sordu birden.
“Hatırlıyorum. Sürekli öğüt verirdi. Hamur suluymuş, kıvamı tutmamış, tava uygun değilmiş.”
“Ya da Emre ilk kez ‘anneanne’ dediğinde nasıl sevindiğini?”
“Ne olmuş yani? Bütün büyükanneler sevinir.”
Mehmet boş bardağı korkuluğa koydu.
“Geçen sene zatürreden hastanede yattığını hatırlıyor musun? Ona her gün yemek götürdüğünü?”
Leyla sustu. Bunu hatırlamıyordu, çünkü böyle bir şey olmamıştı. Yemekleri Mehmet götürmüştü, o ise evde oturup telefonla arkadaşlarına kocasının ailesine vakit ayırdığından şikâyet ediyordu.
“Hadi içeri girelim,” dedi. “Soğuk.”
Akşam oğulları Emre ile gelini Aysel geldi. Gençler şaşkın ve biraz ürkek görünüyorlardı. Ölüm, onların neslinin pek karşılaşmadığı bir şeydi.
“Baba, nasılsın?” diye sarıldı Emre babasına.
“Öyle işte, oğlum.”
“Anneannemi çok özledim. Çok iyi bir kadındı.”
“Öyleydi,” diye onayladı Mehmet, boğazına bir yumru oturmuştu.
Aysel huzursuzca ayak değiştiriyordu.
“Mehmet Amca, başınız sağ olsun. Anneanne çok değerli bir insandı.”
“Sağ ol kızım.”
Leyla mutfaktan bir tepsiyle çıktı.
“Oturun, çay içeceğiz. Cevizli kek aldım.”
“Anne, belki de kek zamanı değil?” diye ürkekçe itiraz etti Emre.
“Ne zaman zamanı peki?” diye şaşırdı Leyla. “Hayat devam ediyor. Sonsuza kadar yas tutamayız.”
Keki dilimleyip tabaklara dağıttı. Hareketleri hızlı ve kararlıydı, sanki sıradan bir aile buluşmasına hazırlanıyorduMehmet baktı, kek dilimleri tabaklarda duruyordu, hayat sanki hiçbir şey olmamış gibi akıp gidiyordu, içindeki acı ise derinlerde bir yerde sessizce çığlık atıyordu.




