Bir Kadının Aşkı: Hislerin Derinliklerinde

Bir kadın bir erkeği seviyordu. Ona karşı derin hisler besliyor, çekici buluyordu. Kendi kendine, “Bu aşk olmalı,” diye düşünüyordu.

Ama yüreği her geçen gün biraz daha kırılıyordu. Adam ise ona hiç karşılık vermiyordu. Oysa ne çaba harcıyordu kadın! Şehvetli bakışlar atıyor, özel bir ses tonuyla konuşuyor, sohbet bahaneleri yaratıyor, bluzunun en üst düğmesini açıyordu… Her şeyi deniyordu ama nafile.

Dahası, adamın ilgisi başka bir iş arkadaşına kaymıştı. Sıradan, orta yaşlı, ondan bile büyük bir kadına! Uzun uzun sohbet ediyor, ona otomatlardan kahve getiriyor, sıcak bakışlarla yolcu ediyordu. Sonra bir de evine kadar bırakmaya başladı. Arabasıyla götürüyordu. Kadın zaten ehliyeti bile yoktu!

Peki ama neden? Seven kadın daha genç, daha güzeldi. Ama beğenilmemişti. Karşılık bulamamıştı.

Aslında cevap çok basitti: Bu âşık kadın, ona bu kadar çekici gelen adamı tanımıyordu, tanımak da istemiyordu. Evet, bekar olduğunu, iyi bir maaş aldığını biliyordu. Takım elbiselerinin pahalı olduğunu, arabasının lüks olduğunu da… Ama ötesi yoktu. Onu hiç ilgilendirmiyordu.

Tek ilgilendiği şey, o erkeğin kendisiydi. Yakışıklı, etkileyici, kollarına atlamak istediği biriydi. Onunla bir ilişki kurmak, evlenmek istiyordu.

Peki bu adam, o sıradan kadınla ne konuşuyordu? Mesajlaşıyor, saatlerce telefonla görüşüyor, arabada oturup yola çıkmadan sohbet ediyorlardı. Bu aşk değildi ki, bu sadece konuşmaydı!

Aşk zaten konuşmaktı. Karşındakini tamamen anlamaktı. Sevdiklerinin sözlerini yarım yamalak duysan bile anlamaktı. Şakasını sonuna kadar dinlemeden gülmekti, çünkü anlamıştın. Aynı dili konuştuğun biriyle doyamadan sohbet etmekti. Ve o insanın her şeyiyle sana ilginç gelmesiydi. Her zaman. İlk çığlığından son nefesine kadar.

Acıktı mı diye merak etmekti. Babasının tedavisi işe yaradı mı diye sormaktı. Belin iyi mi? Şu eski “Sindbad’ın Maceraları” filmindeki kil canavarı hatırlıyor musun? Hani cesur denizciyi kovalayan… Üstüne kalın bir şey al, hava soğuk. Yaz kampında voleybol oynamıştın, hatırlıyor musun?

Maugham’ın şu sözü vardı ya… Bak, ağaçların yaprakları sarardı, eski mektuplar ve fotoğraflar gibi. Benim menekşem açtı. Yıllardır açmıyordu, işte, bak – yeniden canlandı. Sen okulda çiçek yetiştiriciliği yapmıştın, hatırlıyorum. Kaktüsün çiçek açmıştı, çok sevinmiştin.

Alnına dokunayım, ateşin mi var? Sıcak gibi geldin. Şapka giymelisin, rüzgâr çıkacak.

Ve sarılacağım sana. Çünkü ben senin için yaşıyorum, senin için nefes alıyorum. Sen benimsin. Ben de seninim.

Başkası için bunlar anlamsız bir kelime seli. Boş laflar. Çocukça gevezelik. Hayır. Bu, sevenlerin anladığı aşk dilidir. Karşındakinin hayatına ve kişiliğine duyulan derin ilgi.

Âşık kadın ise yalnızca kendisiyle ilgileniyordu. “Aşk” dediği şey, aslında iştahıydı. Arzuladığı şeye sahip olma açlığıydı. Onu elde etme isteğiydi. “Benim olsun,” diyordu.

Ama anlamadığın, anlayamadığın hiçbir şey senin olamaz. Anlamadığın bir müzik senin değildir. Kavrayamadığın şiirler senin değildir. Ve anlamadığın bir insan asla senin olmaz. Anlamak da istemezsin çünkü. Tek derdin iştahındır. Birini elde etme arzusudur…

Hiçbir numara gerçek aşkı uyandıramaz. Ancak senin gibi bir benciliğin karşı iştahını kabartabilirsin. Sonra ayrılırsınız – beraber ne yapacaksınız ki? O, tamamen yabancı biri. Sizi birleştiren hiçbir şey yok.

Bir kuğuyu sevebilirsin. Onu besleyebilir, soğuktan ve yırtıcılardan koruyabilirsin. Bir kuğuyu sevebilir ve sonra onu güzelce pişirebilirsin. Kanuni Sultan Süleyman gibi lüle lüle yahniler yapabilirsin. Yersin. Doyarsın ve biraz hayal kırıklığı hissedersin. Kuğu nerede şimdi?

Aşk da böyledir. Bazıları ne başkalarını ne de aşkın doğasını anlar. Yine de üst düğmelerini açar, çağrılı bakışlar atar, cilveli bir ses tonu kullanır. Bazen bir kuğuyu yakalamayı başarırlar. Ama bunda ne anlam vardır ne de mutluluk. Sadece geçici bir doygunluk.

Onlara aşkın ne olduğunu anlatmak çok zordur. Anlamazlar…

Yazan: Anna Kıryanova.

Rate article
Lifequest
Bir Kadının Aşkı: Hislerin Derinliklerinde