Amca Mehmet’i, Kerem ilk gördüğü anda sevmedi, hatta nefret etti.
Annesi, ellerini huzursuzca ovuşturarak o akşam sekiz yaşındaki oğluna:
“Kerem, tanış bakalım, bu Mehmet Amca. Beraber çalışıyoruz, artık aynı evde yaşamaya karar verdik,” dedi.
Kerem kaşlarını çattı, hiçbir şey anlamamıştı. Bu yabancı amca gerçekten de onlarla mı yaşayacaktı?
“Ya babam?” diye sertçe annesine baktı ve kapıda duran Mehmet Amca’ya yan gözle şöyle bir süzdü.
“Kerem, başlama şimdi!” Annesi daha da gerildi, sesini yükseltti.
“Babam gelecek! Mutlaka gelecek! Sana ihtiyacımız yok!” diye bağırdı Kerem bu yabancı adama. Gözlerinden yaşlar boşandı ve odasına koştu.
“Kerem, oğlum. Kaç kere söyledim sana, baban bizi terk etti. Beni terk etti, seni terk etti. Artık gelmeyecek. Hiç gelmeyecek. Mehmet Amca ise iyi biri. Göreceksin, bize iyi bakacak, arkadaş olacaksınız.” Annesi yatağa atılan Kerem’in yanına oturdu. Saçlarını, omuzlarını okşuyor, yumuşak bir sesle konuşuyordu ama Kerem duvara dönmüş, ona inanmıyordu. Babası daha önce de uzun süreli iş seyahatlerine çıkardı, kocaman kamyonuyla, ama hep dönerdi. Neşeli, Kerem ve annesi için hediyelerle. Kapıdan girer girmez bağırırdı: “Hadi karşılayın beni! Bakın kim geldi!” diye. Kerem de kollarını açarak koşardı: “Baba, baba! Bana ne getirdin?”
En son gidişinden önce, babasıyla annesi mutfakta uzun uzun konuşmuşlardı. Annesi hıçkırıyor, babası ise, “Ayşe, sahne yapma, benim bir ailem olduğunu biliyordun. Onları düşünmem lazım,” diyordu. Kerem o zaman altı yaşındaydı, annesinin neden ağladığını anlamamıştı. Babası onlardan, ailelerinden bahsediyordu değil mi? Başka bir ailesi olamazdı. Kerem uykuya dalarken, sabah uyandığında babası gitmişti. “Ne zaman gelecek?” diye sormuştu, o sabah dalgın ve sık sık iç çeken annesine. Annesi babasının artık hiç gelmeyeceğini, başka bir ailesi, başka bir eşi ve çocukları olduğunu, onlara ihtiyacı olmadığını söylediğinde inanmamıştı. Kerem o gün annesine çok kızmış, ağlamış, bağırmıştı. Babasının onu sevdiğini, mutlaka geleceğini söylüyordu. Aylar geçti, babası gelmedi. Annesi, babasını sorduğunda ona çıkışıyordu. Şimdi de bu Mehmet Amca çıkagelmişti.
Annesi odadan çıktı. Kerem, mutfaktan Mehmet Amca’nın, “Ayşe, böyle yapmamalıydın. Onu biraz hazırlamalıydık,” dediğini duydu.
“Bir şey olmaz. Alışır. Her şey yoluna girer,” diye kestirip attı annesi.
Sabah kahvaltısında Mehmet Amca da onlarla oturuyordu. Pastırmalı yumurtayı öve öve bitiremiyordu, sanki dünyanın en özel yemeğiymiş gibi. Annesi gülümsüyor, ona sıcak çay dolduruyordu.
“Kerem, okula seni ben bırakayım mı? Direksiyona da geçersin,” diye teklif etti Mehmet Amca.
“Kendim giderim,” diye mırıldandı Kerem. Babası da ona kamyonun direksiyonuna geçirirdi, tabii motor çalışmıyorken. Ama Kerem direksiyonu çevirmeyi, düğmelere basmayı seviyordu, ufkun ötesine yol aldığını hayal ediyordu. Bu Mehmet Amca’dan bir şey istemiyordu. Mehmet Amca ısrar etmedi, annesi de Kerem’in kaba davrandığı için uyarmadı. Kerem okula uzun zamandır kendi gidiyordu. Annesi yakındaki kasabadaki fabrikada çalışıyor, aceleyle kapıya koşarken, “Kerem, kalk! Kahvaltı masada!” diye sesleniyordu. Birlikte kahvaltı yaptıkları tek günler haftasonlarıydı.
Kerem Mehmet Amca’ya kızgın olsa da merak etmişti, acaba arabası nasıldı? Komşu dedemiz Hüseyin’in ayda bir çalıştırdığı şu eski Toros gibi miydi? Ama hayır, Mehmet Amca’nın arabası gümüş rengi, yeni bir araçtı. Annesiyle bindiler, kasaba istikametine doğru giderlerken annesi el salladı, Mehmet Amca da kornaya bastı. Kerem el sallamadı, gülümsemedi, somurtarak ters yöne yürüdü. İki ev ileride, bankta en yakın arkadaşı Ali onu bekliyordu.
“Vay vay, sana da düştü ha. Şimdi sana terbiye vermeye başlar,” dedi Ali, ensesini kaşıyarak. Bu hareketi, üvey babası Cemal Amca’yı düşünürken hemen yapıvermişti. Cemal Amca dört yıldır onlarla yaşıyordu. Çok içiyor, sürekli Ali’ye bağırıyor, her fırsatta tokat atıyordu. Annesi de Ali’yi korumuyordu, o da Cemal Amca’yla birlikte içiyor, “Erkek erkeğe anlaşırlar,” diyordu. Kerem, Mehmet Amca’nın da böyle biri olabileceğini düşününce daha da karardı. Annesi hiç içki içmezdi, hep güler yüzlüydü, sadece babasından bahsedince suratını asardı.
Ama Kerem’in endişeleri boşunaydı. Mehmet Amca içki içmiyordu. İşten sonra ve haftasonları ıslık çalarak bir şeyler tamir ediyor, uğraşıyordu. Kerem’i de çağırıyordu ama Kerem, “İstemem!” diye homurdanıp gidiyor, sonra gizlice onu izliyordu. Mehmet Amca her şeyi beceriyordu. Ev, bahçe yavaş yavaş düzeliyordu. Annesi sevinçle ellerini göğsüne bastırıyor, daha çok gülüyordu. Kerem ise sinirliydi, Mehmet Amca’ya inat aletleri, çivileri saklıyor, sonra onun sinirlenmesini bekliyordu. Ama Mehmet Amca sinirlenmiyor, bağırmıyor, bir şeyi yerinde bulamayıncaKerem, yüzünde bir tebessümle Mehmet Amca’nın sırtına sarıldı ve artık onun da bir ailesi olduğunu, gerçek bir baba bulduğunu hissetti.




