**Günlük**
Anne, lütfen nasihat etmeyi bırak. Biz Markos’la en az üç yıl sonra çocuk düşünüyorduk… Belki daha da geç! Şu an bir sürü projemiz, planlarımız var, Antalya tatilimiz bile ayarlandı. Şimdi çocuk mu, anne?! – Kızının sesindeki sinir o kadar belirgindi ki, Elif Hanım hemen konuyu kapatmaya çalıştı.
Genç, güzel, hırslı, dünyayı fethetmeye hazırlanıyorlardı. Bir de bakmışsın, plansız bir gebelik.
Kızım, lütfen, Saklıköy’e gitmeden hiçbir şey yapma… diye fısıldadı annesi, sesi titreyerek.
***
Leyla, kendini bildi bileli annesinin doğum günlerini hep Saklıköy’de geçirirdi, ama bu ziyaretlerden hiç haz etmezdi: mum ışığında sıkıcı bir aile yemeği, ertesi sabah da eski bir cami ziyareti.
Baba, neden annemin doğum gününde hep bu köye gidiyoruz? Çok sıkıcı!
Saklıköy olmasaydı, sen de olmazdın, annen de… Belki ben de. Anladın mı? – Anladım, diye mırıldandı Leyla, gerçi hiçbir şey anlamamıştı.
Bu yıl ise babasını kaybetmişlerdi – kalp krizi. Annesinin günlerce odasından çıkmadığını, sessizce ağladığını gören Leyla, ona Saklıköy’e bir hafta sonu kaçamak yapmayı önerdi.
Leylacığım, Saklıköy’den nefret ettiğini sanıyordum.
Seni seviyorum anne… Ama sadece ikimiz gidelim, Markos’un izni yok işten.
***
Kavurucu sıcak dinmiş, hava büyülü bir hâl almıştı. Elif, balkona çıktı, ciğerlerine taze biçilmiş çimen ve çilek kokusunu düşürdü.
Ah, Eren bunları göremiyor…
Anne, hatırlıyor musun, babamla birlikte sana doğum günü pastası yaptığımızı? Un her yere bulaşmıştı: mutfakta, balkonda, hatta hamamda bile… Sen hiç kızmamıştın, gülmüş ve “Kış masalına düşmüşüm” demiştin. Leyla gülümsedi ve annesinin omuzlarına bir şal attı.
Kızım, hamileliğin hakkında konuşmamız gerekiyor.
“Yok etmek mi, yaşatmak mı?” Leyla derin bir nefes aldı, gözlerini devirdi. Anne, lütfen başlama, Markos’la kararımızı verdik. Seçimimiz özgürlük!
Leylacığım, beni dinle… Elif Hanım’ın boğazına bir yumru oturmuştu, gözleri buğulanmıştı. Biliyorsun, sen geç bir çocuksun. Doktorlar kesinlikle doğurmamamı söylemişti. Doğumda ölme ihtimalim %100’dü.
Anneciğim… Leyla annesine sıkıca sarıldı, titrediğini hissediyordu.
Beni dinle… Eren hamile olduğumu öğrendiğinde çok üzülmüştü, sigaraya bile başlamıştı. Çocuk istiyordu beni de canından çok seviyordu. “Sensiz yaşayamam” demişti bana. O sırada arkadaşım Nur beni Saklıköy’e davet etti. Herkesle vedalaşmaya gidiyordum. Eren’i de hazırlamalıydım. Kararım kesindi: sen bu dünyaya gelecektin, bense gidecektim.
Benim için mi… Leyla’nın nefesi kesik kesikti, ağlamamak için direniyordu.
Karar vermiştim ama Eren’e nasıl söyleyeceğimi bilmiyordum. Camiye gitmeye başladım, dua ediyordum.
Bir gün dönerken komşuların ahırı yanıyordu. Bir köpeğin içeri daldığını gördüm, bir yavruyu dışarı bıraktı, sonra tekrar içeri koştu. Çatı çökmeye başlamıştı. Köpek bir yavru daha getirdi, tüyleri yanmış, gözleri şişmişti. Yavruları kokladı, sonra tekrar ateşe daldı. Beş dakika sonra üçüncü yavruyu getirdi, elimi yaladı, yanağımdaki yaşı sildi… ve son nefesini verdi.
Eren koşarak geldiğinde ben yavruları kucağıma almış ağlıyordum. Bir daha hiçbir şey sormadı. Anlamıştı ki doğuracağım. Sadece sen doğana kadar gözleri hep kıpkırmızıydı.
Sen zamanında ve sapasağlam doğdun. Doktorlar şaşkınlıkla “Hala mucizeler oluyor” diyorlardı. Annesinin gözleri ışıldadı, endişeli ifadesi yumuşadı.
Anne, bu hikâyeyi niye hiç anlatmadınız?
Bilmiyorum… Belki zamanı gelmemişti.
***
Tam bir yıl sonra Leyla ve Markos, Elif Hanım’a Saklıköy’de küçük bir ev hediye edeceklerdi. Leyla balkonda oturmuş, minicik oğlunu göğsüne bastırıyor olacaktı.
Anne, bu bizim en güzel projemiz, mutluluğumuz. O “özgürlük” uğruna en değerli şeyimi kaybedebileceğimi düşünmek bile korkutuyor beni.
Elif Hanım gizemli bir tebessümle fısıldayacaktı:
Boşuna yaşamadık bu dünyada…




