Kar tipiyle boğuşan İstanbul’da bir afet yaşanıyordu. Sokaklar tamamen kapanmış, ne yürüyen ne de arabasıyla gelebilen vardı. Apartman kapısı üç metre kar altında kalmış, açılması imkânsızdı. Büyükşehir, böyle bir kışa hazırlıklı değildi. Kısacası, şaka değil, tam bir felaketti.
Ve o gece, Elif’in babası ölüyordu.
Beyin kanaması. Ne ambulans gelecek hali vardı ne de itfaiye. Tek başınaydı; genç bir nörolog olarak evdeki sınırlı ilaç ve tıbbi malzemelerle mücadele edecekti.
Babası mutfakta su ısıtırken yere yığılmıştı. Nasıl düştüğünü görmemişti ama tanı koymak için uzman olmaya gerek yoktu. Büyük bir atardamarın tıkanmasıydı ve hastane olmadan sabahı çıkaramayacağı belliydi.
Elif, ulaşabildiği her yeri aradı, polisi bile. Aldığı cevap hep aynıydı: “Kaydınız alındı, imkân doğar doğmaz ekipler yola çıkacak.”
Kimsenin gelmeyeceği ortadaydı. Yine de denemeden duramazdı. Babasını zorla yatağa taşıdı, adam sadece inliyor, felçli bir halde yatıyordu. Pıhtı eritici veremezdi. Aspirin, sonra prednizolon damardan, beyin ödemi için. Tansiyonu düşüktü, beta blöker gerekmiyordu.
Geriye sadece beklemek kalmıştı. Elif, robot gibi hareket ediyordu. Protokollere, kitaplara göre. Hiçbir duygu yoktu, sadece boşluk.
Sonra, tuz biber olsun diye elektrikler kesildi. Ev karanlık ve daralmış gibiydi. Sanki mobilyalar şişmiş, hava şurup kıvamına gelmiş, her ses kulakları deliyordu. Babasının nefesi hırıltılı ama düzenliydi. En azından inlemiyordu. Elif ise nefes almıyor gibiydi.
“Sabah olsa,” diye fısıldadı kendi sesini duymak, yaşadığından emin olmak için.
Tam o sırada, kapıya gürültülü bir şekilde vuruldu.
Elif hem korktu hem de sevindi. Yardım gelmişti, başka kim kapıyı öyle çalardı ki? Koşarak kapıya yöneldi, yolda çarpmadığı köşe kalmadı. Kilidi bulup açtığında gözlerini kör eden bir fener ışığıyla karşılaştı.
“Merhaba,” dedi ışığın ardındaki tanıdık erkek sesi.
Komşusuydu bu. Volkan adında, otuz beşinde ama hâlâ on beş yaşındaki ergen gibi davranan bir adam. Ona tahammül edemezdi. Aylarca saçını kestirmeyip vahşi bir görünüme bürünen, sonra da aniden saçını kazıyıp yeşile boyayan, polisle kavga eden, hayatını “keyfine göre” yaşayan bir serseriydi. İşsizdi ama bir şekilde hayatını sürdürüyordu.
Oysa Elif, çocukluğunu ders kitaplarına, kemik çizimlerine adamıştı. Volkan gibilerin toplumda yeri yoktu.
Kapıyı yüzüne kapatmak istedi ama Volkan edepsizce ayağını dayamıştı. Tam bir sınır ihlaliydi.
“İyi misiniz?” diye sordu.
“Ayağını çek,” dedi sertçe.
Ondan korkuyordu. Ne zaman karşılaşsalar, tepkisi kaçmak olurdu.
“Tamam,” dedi ve gerçekten ayağını çekti, feneri de indirdi. “Sadece yardıma ihtiyacınız var mı diye sormak istedim.”
“Sizden değil.”
“Yani var,” diye kestirip attı Volkan. “Suyunuz var mı?”
“Allah aşkına, çaydanlıkta var! Yoksa musluktan doldururum!” diye tepki gösterip kapıyı kapatmaya çalıştı.
Edepsizin tekiydi! Ama bu sefer Volkan ayağını dayamadı. Onun yerine kapının önüne beş litrelik bir su şişesi bıraktı. Sonra da kayboldu.
“İnanılmaz bir herif,” diye homurdandı Elif.
Sonra düşünmeye başladı. Mutfağa gitti. Musluklar boş boruların çıkardığı o tiz sesle inliyordu. Su şişesi hâlâ oradaydı.
Ardından Volkan, bir paket pil ve bir fenerle geri döndü. Bir doktor olarak Elif’in aklına bile gelmeyen şeyleri getirmişti.
“Keşke sizi defolup gitseniz,” dedi Elif, feneri alırken.
“Defolurum,” diye omuz silkti Volkan. “Ama babanız nasıl?”
“Onunla bir şey mi içtiniz? Sizi ne ilgilendirir?”
“İçmedim. Nasıl?” diye diretti.
“İnme geçirdi… Ambulans lazım…”
Volkan, yıpranmış terliklerinin üzerinde döndü ve kapısına yöneldi. Elif yine yalnız kalmıştı. Ölmekte olan babası, su şişesi ve fenerle.
“O bir serseri, baba. Gerçekten. Mahallenin ayyaşı…”
Fener, bu arada, büyük bir nimetti. Babasının tansiyonunu ölçebildi, glukoz şişesini bulup serumu hazırlayabildi. Çaydanlığı koymayı denedi—ama gaz da kesilmişti!
Ağlamak istiyordu. Diplomalı bir nörolog olarak, hayatındaki en değerli insanı kurtaramıyordu. Ve bütün bunlar sırf bir anda yağan kar yüzünden miydi? O kadar yıl okumanın, stajların ne anlamı vardı? Hiç bu kadar çaresiz hissetmemişti.
Sonra Volkan yeniden çıkageldi.
“Kötü durumdasınız. İşin ciddiyetini anlıyorum,” dedi. Üzerinde kutup kaşiflerini andıran kocaman bir kürk vardı. Elinde de tıka basa dolu bir sırt çantası taşıyordu.
“Size güvenmiyorum. Ama gelin bakalım,” diye teslim oldu Elif.
“Davetinize hayır,” dedi Volkan, içeri adımını atarken. “Babanızı götürebiliriz,” diye açıkladı. “Siz doktorsunuz, ona bakarsınız. Ben de karda yürümeyi bilen biriyim. Babanız da sağlam bir adam. Üçümüz hallederiz.”
Çantayı açtı. Kocaman bir uyku tulumu çıkardı…
“Amcanızı bunun içine sarın… Necati Bey…” diye utangaç bir genç gibiElif, gözlerindeki yaşları silerek Volkan’a baktı ve ilk kez onun yüzünde, aslında hiç tanımadığı bir adamın samimiyetini gördü.




