CANSU’NUN TEK AŞKI
Cansu her hafta sonunu evinin yanındaki garajda motosikletiyle uğraşarak geçirirdi. Çevresine toplanan çocuklar, çömelmiş halde bu “demir at”a hayranlıkla bakarlar, sahibinin motoru temizleyişini, cıvataları sıkışını ya da parlak nikelajlı parçaları bezle ovuşunu izlerlerdi.
“Vay canına, nasıl da hız yapar bununla!” diye heyecanla tekrarlarlardı. “Can abi, bizi de bir gezdirir misin?”
“Olmaz, siz daha küçüksünüz. Motosiklet ciddi bir şey, bisiklet değil ki…” derdi Cansu. Çocukların yüzü düşünce, dayanamazdı: “Anca avluda birkaç tur atabilirim, o kadar.”
“Serçeler” sevinçle bağırır, sonra da topu kapıp futbol sahasına koşarlardı. Cansu eve döner, yıkanırken annesi söylenirdi:
“Ne zaman bir kız arkadaşın olacak? Bak, Komşu Yılmazların ikinci oğlu bile evlendi, ikisi de senden küçük. Sen neyin peşindesin? Çocuk değilsin artık, bütün gün garajda demirlerle oyalanacak yaşta değilsin!”
“Demir” dediği, dedesinin eski arabasıydı. Askerden döndüğünde dedesi ona vermişti bu arabayı. Cansu onu baştan aşağı elden geçirmiş, cilalamış, adeta yeniden doğmuş gibi parlatmıştı.
“Benim ‘Kartalım’ şimdi yepyeni oldu. Dedenin yüzünü güldürdüm. Şimdi parayla satılsa alıcısı çıkar ama canım hiç istemiyor artık…” diye anlatırdı annesine.
“Güzel de, askerden geleli altı yıl oldu, hâlâ bir kız arkadaşın yok. Bu demirlerle baş başa kalacaksın diye korkuyorum. Oysa mutluluk ailededir, oğlum,” diye iç çekerdi Zeynep Hanım.
“Nereden bulayım kız arkadaşı? Dans etmekten hoşlanmam, sinema karanlık, kimseyi seçemiyorsun,” diye gülerdi Cansu.
“Doğru, seninle nasıl konuşacak terbiyeli bir kız? Benim hatam, itiraf ediyorum. Okul kitapları dışında kitap okumazsın, kasabada tiyatro da yok, müzeye zorla götürsen bile…”
“Ama ben bu işin ustasıyım, tamircide çalışıyorum, anne,” diye cevap verirdi Cansu. “Ellerim hünerlidir, inan bana.”
“Evet, bir türlü temizlenmeyen ellerin! Havluları hep yağ içinde bırakıyorsun, artık koyu renk havlu asıyorum farkında mısın? Hangi kız seninle araba muhabbeti yapacak?” diye gülümserdi annesi.
“Hangisi mi? Elini sevdiği,” derdi Cansu, ellerine bakarak.
“Hiç olmazsa bir gün müzeye gitsen, kültürünü geliştirsen.”
“Tek başına mı? Asla!” diye kesip atardı.
“Niye tek başına? Yeğenin Ali şimdi yaz tatilinde, onunla gidersiniz. Hem ablan da memnun olur,” diye ısrar ederdi annesi. “Bir de kafede dondurma yersiniz, hem kültür hem keyif!”
“Kız arama operasyonu mu bu?” diye şakalaşırdı Cansu.
Birkaç gün sonra, akşam yemeğinde annesi haber verdi:
“Yarın cumartesi. Ali bize gelecek.”
“Eee?” diye anlamazdan geldi Cansu.
“Müzeye gideceksiniz diye söz verdim ona. Çok heyecanlı, üstelik şık giyinip gelecek,” diye hatırlattı.
“Hah, müze meselesi… Tamam, gideriz, söz verdin ya.”
Hava pırıl pırıldı. Önce bir kafede dondurma yediler, sonra mecburi görev olarak müzeye girdiler.
Bilet alırken görevli kadın uyardı:
“Çabuk olun, grup yeni başladı, ilk salondan yetişin!”
Ali, rehberi daha iyi duymak için öne sıkıştı. Cansu ise kalabalığın arkasına saklandı, nedense utangaçlaşmıştı.
Yine de rehber kızı net görüyordu. İncecik, bembeyaz bir elbise giymiş, cam boncukları ve masmavi gözleriyle sanki bir porselen figür gibiydi. Onu görür görmez donakaldı.
Grupta birçok çocuk vardı. Rehber kız sık sık onlara sorular sorar, bulmacalar açardı. Elindeki ucuyla işaret edişi, zarif parmakları, bir bilge kuşun dallara tutunuşunu hatırlatıyordu.
Cansu o mavi gözlerden, o ince belden alamazdı gözlerini. Büyülenmiş gibiydi.
Tur bitince rehber kız vedalaşıp koridorda kayboldu. Dışarı çıktıklarında sıcak bir hava yüzlerine vurdu.
“İçerisi serindi,” dedi Ali. “Keşke soru sorsaydım…”
“Üzülme, bir daha geliriz, öğreniriz her şeyi,” diye gülümsedi Cansu, müzenin çalışma saatlerine bakarak. “Yarın bile gelebiliriz!”
“Yarın mı?” diye şaşırdı Ali.
“Evet, beklemeye ne gerek var? Sorular aklındayken…” Omzunu hafifçe sıvazladı. Eve dönerken ikisinin de keyfi yerindeydi.
Annesi, oğlu ve yeğeninin tekrar müzeye gideceklerini duyunca şaşırdı ama ses çıkarmadı. Ertesi gün, Cansu doğruca gişedeki kadına sordu:
“Dünkü rehber kızın adı neydi?”
“Birden fazla rehberimiz var.”
Cansu kekeledi, tarif etmeye çalıştı.
“Ah, Nilgün Hanım mı? Bugün yok, başkentten gelen bir turist grubuna şehir turu yaptırıyor. Başka bir gün gelin.”
Cansu’nun yüzü düştü. Ali kolundan çekiştirdi:
“Müzeye girmeyecek miyiz?”
“Girdik bile,” diye tersledi.
Boş gezmesinler diye Ali’yi yine dondurmaya götürdü. Kızın gözlerini düşünüyordu. Ama en azından adını öğrenmişti, bu bile içini ısıtmıştı.
“Gelecek hafta sonu yine mi müze?” diye sırıttı zeki Ali, CanCansu, bir sonraki hafta sonu Nilgün’ü tekrar görmek için müzenin yolunu tutarken, hayatının en güzel hikâyesinin başladığını henüz bilmiyordu.




