Yabancı Ama En Yakın
“Zehra Hanım, yapmayın etmeyin! Böyle şey olmaz!” Mehmet Bey’in sesi öfkeyle titriyordu. “Ben size kan bağıyla bağlı değilim ki!”
“Kim bağlı o zaman?” diye sertçe doğruldu kadın, elindeki buruşuk hastane kağıdını sıkıca tutarak. “Yılda bir kez bile aramayan oğlum mu, İstanbul’dan? Yoksa torunum mu, ki beni çoktan unuttu? Sen ise üç yıldır her gün halimi hatrımı soruyor, param yetmediğinde ilaçlarımı alıyorsun!”
Mehmet Bey, koridorda huzursuzca ayaklarını sürüdü. Uzun boylu, hafif kamburuyla, altmışlı yaşlarında, gümüş sakallı, yorgun ama iyi kalpli bir adamdı. Her sabah olduğu gibi alışverişe gidip gitmeyeceğini sormak için gelmişti, ama böyle bir şeyle karşılaşacağını tahmin etmemişti.
“Ama ev tapusunu bana nasıl geçirirsiniz? İnsanlar ne der? Komşular ne düşünür?” diye mırıldandı, elindeki eski şapkayı çevirip duruyordu.
“Bana ne onların düşündüğünden!” Zehra Hanım, oturma odasına geçti, pencerenin yanındaki sevdiği koltuğa yerleşti. “Otur şuraya, direk gibi dikilip durma.”
Mehmet Bey, utangaç bir tavırla kanepenin ucuna ilişti. Pencereden hafif bir sonbahar yağmuru yağıyordu, damlalar camda aşağıya süzülürken odada bir huzur hakimdi. Pencere kenarındaki menekşeler açmıştı—onları baharda Mehmet Bey getirmişti, “Evimde yetişmiyorlar ama sizin ellerinizde açar belki” demişti.
“Beni iyi dinle,” dedi Zehra Hanım, ellerini dizlerinin üzerine koyarak. “Doktora gittim dün. Kalbim iyice kötüleşmiş, tansiyonum fırlıyor. ‘Her an bir şey olabilir,’ dedi. Anlıyorsun değil mi?”
“Öyle konuşmayın!” diye telaşlandı Mehmet Bey. “Daha çok yaşarsınız, size eskisi gibi yardım ederim. Yeni ilaçlar var, iyi gelen…”
“Mehmet,” diye fısıldadı kadın, Mehmet irkildi. Ona nadiren ismiyle hitap ederdi, genellikle resmi bir üslup kullanırdı. “Dediğimi anlıyorsun değil mi? Tek başıma ölmekten korkuyorum. Çok korkuyorum. Ama senin yanında o kadar korkmuyorum.”
Üç yıl önce, hastane koridorunda tanışmışlardı. Zehra Hanım, kalp doktoruna gidecekken göğsüne bastırıyor, zor nefes alıyordu. O da koridorda sıra bekliyordu. Kadının kötü durumda olduğunu görünce yanına oturmuş, su ikram etmişti.
“Sağ ol evladım,” demişti Zehra Hanım o gün. “İyi kalpli bir adamsın.”
Sonra anlaşıldı ki aynı mahallede yaşıyormuşlar. Mehmet Bey, ara sıra uğramaya, halini hatırını sormaya başladı. Önce haftada bir, sonra daha sık. Zehra Hanım ona yemek yapıyor, o da evde bozulan bir şeyleri tamir ediyordu. Böylece farkında olmadan birbirlerine alışmışlardı.
Mehmet Bey’in de kendi hikayesi vardı. Karısı beş yıl önce kanserden vefat etmişti, çocukları olmamıştı. Boş evde tek başına kalmış, her eşya ona geçmişi hatırlatıyordu. Fabrikada uzun yıllar çalışmış, kısıtlı bir emekli maaşıyla sessiz sedasız yaşıyordu.
Zehra Hanım’ın oğlu Cem, üniversiteden sonra İstanbul’a yerleşmiş, orada yazılımcı olmuş, evlenip çocuk sahibi olmuştu. Başlarda bayramlarda gelirdi, sonra seyrekleşti. Sadece yılbaşlarında ve doğum günlerinde arar, kısa bir “Nasılsın?” diye sorar, “Geleceğim” der, ama hiç gelmezdi.
“Çok yoğundur,” diye savunurdu oğlunu komşuların yanında. “İşi ağırdır. Üç çocuğa bakıyor, karısı da sık hastalanır…”
Aslında oğlu annesini unutmuştu. Kötü niyetle değil, öylece hayatın telaşına kapılıp gitmişti. Anne, artık anıların derinliklerinde kalmıştı. Orada, kasabada, emekli maaşıyla yaşayıp gidiyordu. Eh, ne yapalım?
Torunu Elif ara sıra mesajla fotoğraf atardı. Güzel bir kızdı, zeki gözleri vardı, ama yabancı gibiydi. Büyükannesini pek hatırlamıyordu.
“Mehmet, hiç çocuk istemedin mi?” diye sormuştu bir gün Zehra Hanım, mutfakta sabah pişirdiği börekleri yerlerken.
“İstedim. Çok istedim,” diye mırıldandı, çayındaki şekeri karıştırıyordu. “Ama olmadı. Rahmetli eşim hep tedavi görürdü. Sonra artık geçti… Bana ‘Genç biriyle evlen, çocuk yap’ derdi. Ama ben başkasını nasıl sevebilirdim? O… benim için tekti.”
Zehra Hanım masanın üzerinden uzanıp elini tuttu.
“İyi bir adamsın sen Mehmet. Şimdi böylelerine az rastlanır.”
Mehmet Bey utandı, gözlerini kaçırdı.
“Ne iyiliği be… Sıradan biriyim ben.”
“Hayır, sıradan değilsin. Sıradan insanlar umursamaz. Sen ise herkesin derdiyle dertlenirsin.”
Bu sözlerde gerçek vardı. Mehmet Bey, başkasının sıkıntısını görmezden gelemezdi. Mahallede herkes bilirdi ki bir sıkıntı çıktığında Mehmet Bey’i çağırmak gerekirdi. Asma katta Ayşe Teyze’nin musluğu patlamışsa o tamir ederdi. Beşinci kattaki genç anne Sibel’in bebek arabasını kıranlar olmuşsa o yenisini alırdı. İkinci bloktaki Nurten Hanım hastaneye kaldırılmışsa kedisine o bakarO gün, yağmur dinip güneş yeniden yüzünü gösterirken, Zehra Hanım’ın yüreğindeki korku da Mehmet Bey’in sözleriyle hafiflemiş, hayatın en büyük gerçeğini bir kez daha hatırlamıştı: Gerçek aile, bazen aynı kanı taşıyanlar değil, aynı yüreği paylaşanlardı.




