Üç Gün Boyunca Telefon Çalmadı
Fatma Hanım dördüncü kez sabah telefonun başına gitti, ahizeyi kaldırdı, çevir sesini dinledi ve tekrar yerine koydu. Telefon bozuk değildi, demek ki sorun teknik bir şey değildi. Saatine baktı—sabah on buçuk olmuştu. Genelde Oğuz işe gider gitmez, saat dokuzda arardı ama bugün üçüncü gündü ve hâlâ sesi çıkmamıştı.
“Acaba hasta mı?” diye mırıldandı, telefon sehpasının tozunu alırken. “Ya da ani bir iş gezisine mi çıktı?”
Ama oğlu her zaman yolculuklarını önceden haber verirdi, bu onların sözsüz kuralıydı. Fatma Hanım kendisine çay koydu ama her zamanki kadar şeker atmasına rağmen çay acı geldi. Pencere kenarına oturdu, bahçeyi seyretmeye başladı. Komşusu Ayşe Hanım çamaşır asıyor, neşeyle bir şarkı mırıldanıyordu. Onun çocukları her gün arıyor, torunları hafta sonu geliyordu. Oğuz ise…
Telefon çaldı, keskin ve ani bir sesle. Fatma Hanım koşarak gitti, sandalyeyi devirmek üzereydi.
“Alo! Oğuz musun?”
“Affedersiniz, yanlış numara,” dedi tanımadığı bir kadın sesi.
“Ah, özür dilerim…”
Ahizeyi yavaşça yerine koydu. Kalbi gırtlağında atıyordu. Bir telefon için ne kadar telaşlanmıştı. Pencereye döndü ama artık bahçede olup bitenlere odaklanamıyordu. Düşünceleri birbirine karışıyor, her biri diğerinden daha kötüydü.
Oğuz bir nakliye şirketinde şofördü, bazen uzak şehirlere de gidiyordu. Ya bir kaza geçirdiyse? Haberlerde sürekli trafik kazaları çıkıyordu. Fatma Hanım ayağa fırladı, odanın içinde bir aşağı bir yukarı dolanmaya başladı. Elleri titriyordu, telefonu tekrar eline aldı ve oğlunun numarasını çevirdi.
“Abonesi ulaşılamıyor,” dedi otomatik bir ses.
“Allahtan, ne oldu ki?” diye fısıldadı.
Bir hafta önceki tartışmalarını hatırladı. Saçma, önemsiz bir şey yüzünden. Oğuz ziyarete gelmişti, o da hemen evlenme planlarını, neden bu kadar ertelediğini sormaya başlamıştı. Oğuz suratını ekşitmiş, “Daha zamanı değil, önce ayaklarımın üzerinde sağlam durmalıyım,” demişti. O ise ısrar etmiş, otuz beş yaşında artık bir aile kurması gerektiğini söylemişti.
“Anne, lütfen, bırak artık,” demişti Oğuz yorgun bir sesle. “Zaten yeterince derdim var.”
“Başka ne derdin olabilir? İşin yolunda, evin var, araban var… Eksik olan ne?”
“Anlayış eksik,” diye mırıldanmış ve her zamankinden erken ayrılmıştı.
Fatma Hanım o gün gücenmiş, akşam boyunca surat asmıştı. Şimdiyse her kelimesine pişmandı. Belki de Oğuz hâlâ kırgındı ve bilerek aramıyordu? Hayır, oğlu kin tutan biri değildi, bunu iyi biliyordu.
Öğlene doğru endişesi dayanılmaz hâle geldi. Üzerini giyindi ve komşusu Ayşe Hanım’a gitti, ki hemen yandaki binada oturuyordu. Komşusu onu şaşkınlıkla karşıladı.
“Fatma! Ne oldu böyle? Yüzün…”
“Ayşe, sana gelebilir miyim? İçim içimi yiyor.”
“Tabii ki, gel. Çay ister misin?”
Mutfakta oturdular. Fatma Hanım endişelerini anlattı, Ayşe Hanım da başını sallayarak dinledi.
“Peki, evine gittin mi hiç?” diye sordu sonunda.
“Nasıl gideyim? Anahtarlar bende değil. Hem davetsiz gitmek ayıp olur…”
“Ne ayıbı? Sen onun annesisin! Git, kapısını çal. Belki hastadır, ateşi vardır, ondan arayamıyor.”
“Ya evde yoksa?”
“O zaman komşularına sorarsın. İnsanlar anlayışlıdır, bir annenin yüreğini bilirler.”
Fatma Hanım düşündü. Fikir mantıklıydı ama bir yandan da korkutucu. Ya Oğuz yalnız değilse? Ona söylemediği biri varsa? O zaman mahcup olurdu.
“Ayşe, belki beklesem daha iyi? Yarın arar mı acaba?”
“Fatma, sen diyorsun ki üç gündür ses yok. Bu ona hiç benzemiyor. İyi olduğundan emin olmak, kendini yiyip bitirmekten iyidir.”
Akşam Fatma Hanım yine de oğlunun evine gitmeye cesaret edemedi. Yattı ama uykusu gelmedi. Sabaha kadar dönüp durdu, her sese kulak kesildi. Belki telefon çalar diye. Ama telefon sessizdi.
Dördüncü günün sabahında daha fazla dayanamadı. Toparlandı ve ezbere bildiği adrese gitti. Oğuz yeni bir semtte, dokuz katlı bir binada yaşıyordu. Fatma Hanım beşinci kata çıktı, kapının önünde durdu, cesaret topladı.
Zile bastı. Sessizlik. Bekledi, tekrar bastı. Kapının ardından bir hışırtı geldi, ayak sesleri duyuldu.
“Kim o?” diye sordu Oğuz’un sesi, kısık ve yorgun.
“Oğlum, benim, annen.”
Uzun bir sessizlik. Sonra kilitler çıtırdadı, kapı aralandı. Oğuz ev terlikleri ve buruşuk bir tişörtle, tıraşsız, bitkin bir yüzle duruyordu.
“Anne? Bir şey mi oldu?”
“Oğuzcuğum!” Fatma Hanım ona doğru adım attı, sarılmak istedi ama o geri çekildi.
“Gir içeri,” diye mırıldandı ve içeri geçti.
Ev dağınıktı. Masada kirli tabaklar, boş bira şişeleri, dolu bir küllük duruyordu. Oğuz sigara içmezdi ama demek ki misafirler olmuştu. Kanepede buruşuk çarşaflar vardı.
“Oğlum, ne oldu sana? Üç gündür aramadın, merak ettim…”
Oğuz ağır bir şekilde koltuğa çöktü, elini yüzüne sürdü.
“Anne, şimdi sırası değil.”
“Nasıl sırası değil? Hasta mısın? Ateşin mi var?” FatmaFatma Hanım oğlunun elini tuttu, “Endişelenme Oğuzcuğum, birlikte her şeyin üstesinden geliriz,” dedi ve o anda içindeki tüm karanlık bulutlar dağılmış gibi oldu.




