— Yeter! Artık dayanamıyorum! — Emine, bezini lavaboya öyle bir fırlattı ki su damlaları mutfağa sıçradı. — Daha fazla katlanamıyorum, duyuyor musun Ali? Daha fazla!
Kocası gazeteden başını kaldırdı, yüzünü buruşturdu.
— Yine neyin var? Sinirlerin mi bozuldu? Bir papatya çayı iç, sakinleşirsin.
— Papatya çayı iç! — diye alay etti Emine, ellerini kalçalarına dayadı. — Otuz yıldır aynı şey! ‘Papatya çayı iç, Emine. Bağırma, Emine. Akşam yemeği nerede, Emine?’ Ben neyim, hizmetçi miyim?
Ali gazeteyi katladı, derin bir iç çekti. Emekli olduktan sonra kadınların hepsi delirdi, diye düşündü. Çalışmayı bırakınca, uydurma sorunlar yaratıyorlardı.
— Emine Hanım, — resmi bir tonla konuştu, — ne oldu? Açıkça anlat.
— Ne mi oldu? — Kırık bir gülümsemeyle güldü. — Hiçbir şey olmadı, Ali. Sadece bir şeyi anladım. Geç oldu belki, ama anladım.
Emine ellerini önlüğüne sildi, önlüğü çıkarıp askıya astı. Hareketleri yavaş ve düşünceliydi. Ali diken üstüne oturdu—karısı böyle davrandığında ciddi kararlar alıyordu.
— Otur, — dedi. — Konuşalım.
— Neyi konuşacağız? — Gazeteye dönmeye çalıştı. — Belki çay içeriz mi? Köfte yapacağını söylemiştin…
— Köfte, — tekrarladı Emine ve başını iki yana salladı. — Tabii, köfte. Ali, en son ne zaman kendim için bir şey yaptım biliyor musun? Senin için değil, çocuklar için değil, torunlar için değil. Kendim için?
Ali şaşkına döndü. Bu tür sorular onu hep afallatırdı. Aile, ev, sorumluluklar varken kendin için ne yapılabilirdi ki?
— Ne demek istediğini anlamıyorum.
— Anlamıyorsun, — başını salladı Emine. — İşte tam da bu. Ve hiç anlamadın. Tanıştığımız günü hatırlıyor musun?
— Halkevindeki dans gecesinde, — otomatik olarak cevapladı.
— Evet. On dokuz yaşındaydım. Edebiyat bölümüne gitmek istiyordum. Hatırlıyor musun?
Ali belirsizce hatırlıyordu, ama o zaman bunu genç kız saçmalığı olarak görmüştü. İyi bir koca bulunca kadının eğitimine ne gerek vardı?
— Hatırlıyorum. Yani?
— Gitmedim. Çünkü sen ‘Niye okuyacaksın, evleneceğiz zaten. Çocuklar olacak, evi idare edeceksin’ dedin. Ben de dinledim. Birinci neden.
Emine pencereye yürüdü, bahçedeki komşu çocuklarının top oynadığını seyretti. Hayatın nasıl akıp gittiğini ilk düşündüğü gün de böyle güneşli bir gündü.
— Sonra Selma doğdu, — arkasını dönerek devam etti. — Bir yaşına geldiğinde işe başlamak istedim. Kütüphanede çalışacaktım. Kitapları severim, hep sevdim. Sen ‘Saçmalama! Çocuğu kime bırakacaksın? Evde otur, annelik yap’ dedin.
— Doğru söylemişim! — Ali öfkelendi. — Annesiz çocuk ne olur? Kimsesiz kalır!
— Doğru, — kabul etti Emine. — İkinci neden. Sonra Serdar doğdu. Sonra senin annen bize taşındı, hatırlıyor musun? Hasta ve güçsüzdü. Kim baktı ona? Kim çamaşırlarını yıkadı, ilaçlarını aldı, doktora götürdü?
— Sen. Ama bu normal, erkek işte…
— Normal. Üçüncü neden. — Emine döndü, kocasına dikkatle baktı, sanki onu ilk kez görüyormuş gibi. — Peki ben hastalandığımda? Zatürre olduğumda hatırlıyor musun?
Ali ensesini kaşıdı. Belirsizce hatırlıyordu, karısı gerçekten hastalanmıştı, ama o zaman iş yoğundu—fabrikada baskı vardı, patronlar yetiştirmelerini istiyordu…
— Tabii hatırlıyorum.
— Kırk derece ateşle kim baktı bana? Kim doktor çağırdı? Kim ilaç aldı?
Sessizlik uzadı. Ali hatırladı—o zamanlar sadece ara sıra yatak odasına uğrar, ‘Nasılsın?’ diye sorar, sonra televizyonun başına geçerdi. Karısı kendi halinde iyileşirdi.
— Kendim, — onun yerine cevapladı Emine. — Kendim eczaneye gittim, kendim doktor çağırdım. Sen bir çay bile getirmedin. Dördüncü neden.
Masaya yaklaştı, kocasının karşısına oturdu. Ellerini dizlerine koydu, sırtını dik tuttu. Ali birden fark etti ki karısı zayıflamıştı. Ve saçlarındaki beyazlar artmıştı. Ne zaman olmuştu bu?
— Sonra? — daha alçak bir sesle sordu.
— Sonra torunlar geldi. Selma’nın Ege’si, Serdar’ın Deniz’i. Anne babaları çalışırken onları kime getirdiler? Bana. Kim ödevlerine yardım etti, yemek yedirdi, okula götürdü?
— Eh… büyükanne işte.
— Büyükanne. Doğru. Peya büyükbabalar bu sırada nerede? — Emine acı bir gülümsemeyle dudaklarını büktü. — Büyükbabalar kahvede arkadaşlarıyla oturur. Ya da balığa gider. Ya da sadece televizyon seyreder. Çünkü ‘Ben ömür boyu çalıştım, şimdi dinleneceğim.’ Beşinci neden.
Ali sandalyede kıpırdandı. Konuşma rahatsız edici bir yöne gidiyordu. Karısı bir şeye hazırlıyordu, ama neye?
— Emine, yeter artık ya! Ne ispatlamaya çalışıyorsun?
— Hiçbir şey ispatlamıyorum. Sadece açıklıyorum. — Kalkıp buzdolabına gitti, bir kavanoz hoşaf çıkardı. — İster misin?
— İsterim.
Emine iki bardağa hoşaf doldurdu, birini kocasının önüne koydu. O içerken, o konuşmaya devam etti:
— Altıncı neden en basiti. Beni görmüyorsun, Ali. Hiç görmüyorsun. Şu an karşında duruyorum, ama sen bakAli’nin gözleri doldu, elini uzatıp Emine’nin elini tuttu ve “Seni gerçekten görmeyi öğrenmek istiyorum” dedi.




