Ayşe Hanım, pencerenin önünde durmuş, karşıdaki balkonda çamaşır asan komşusunu izliyordu. Sabah ışığı, kırk yıldır aynı şekilde yaptığı saçlarının üzerine düşüyordu. Elinde soğumuş bir çay bardağı tutuyordu.
“Ayşe, orada ne diye öyle duruyorsun?” diye seslendi içeri giren Mehmet Bey. “Kahvaltı soğuyor.”
Dönmedi. Camın yansımasında, kocasının gömlek yakasını düzelttiğini gördü. Yetmiş üç yaşında hâlâ kendine dikkat ediyordu. Saçları seyrekleşmişti ama düzgün taranmıştı. Pantolonu ütülü, ayakkabıları parlaktı.
“Seni duyuyorum, Mehmet,” diye mırıldandı.
Mehmet Bey yanına geldi, yanında durdu.
“Ne düşünüyorsun?”
“Öylece, saçma sapan şeyler. Garip bir rüya gördüm.”
Ayşe Hanım, bardağı pencere kenarına koydu. Rüyasında gençti, yirmi beş yaşlarında, beyaz bir gelinlikle aynanın önünde duruyordu. Yanında annesi, duvağını düzeltiyor, tatlı sözler fısıldıyordu. Gözleri yaşlı uyanmıştı.
“Ne rüyası?” Mehmet Bey dirseğinden tuttu, kendine çevirdi.
“Bizim düğünümüzü gördüm. Ama öyle değil, başka türlü. Güzel bir düğün.”
Kocası kaşlarını çattı.
“Nasıl yani öyle değil? Bizim düğünümüz normaldi.”
“Normaldi,” diye onayladı Ayşe Hanım, ama sesi yorgun çıkıyordu.
Düğünleri belediye nikâhıyla olmuş, sonra üç kişi bir kafede oturmuşlardı: o, Mehmet Bey ve şahit olan arkadaşı. Gelinliği hazır almışlardı, gri, pratik bir şey. Fotoğraflarda gülümsüyordu ama gözleri bomboştu. Sanki o yüz onun değildi.
“Kahvaltıya gel,” dedi Mehmet Bey. “Yoksa işe geç kalacaksın.”
Ayşe Hanım kütüphanede otuz yıldır çalışıyordu. Okuma salonu, ödünç verme bölümü, katalog kartları. Sessizlik ve huzur. Mehmet Bey başta itiraz etmişti — “Karının ne işi var çalışmakta, ben bakarım,” diyordu. Ama o ısrar etmişti. İnsanların, kitapların arasında olmak istiyordu. Evde havasızlık çöküyordu.
Kahvaltı sessiz geçti. Mehmet Bey gazete okuyor, ara sıra haberleri yorumluyordu. Ayşe Hanım yulaf ezmesini yiyor, kendi düşüncelerine dalmıştı. Pencereden yağmurun sesi geliyordu.
“Akşam Murat’a gideceğiz,” dedi kocası, gözünü gazeteden kaldırmadan. “Aradı, yemeğe çağırdı.”
“Tamam.”
“Zeynep herhalde özel bir şeyler yapmıştır. Bilirsin, ne kadar özen gösterir.”
Murat, onların tek oğluydu. Üç yıl önce sessiz, evine bağlı Zeynep’le evlenmişti. Ayşe Hanım gelinini seviyordu ama gençlerle görüşmeler, ona kendi gençliğini, farkına bile varmadan geçip giden yıllarını hatırlatıyordu.
Kütüphanede gün her zamanki gibi aktı. Gelen giden, kitap alan, iade eden, rafları düzenleyen… Öğle arasında okuma salonunun bir köşesine çekildi, bir şiir kitabı açtı. Gözüne bir dize takıldı: “Mutluluk çok yakındı aslında, çok mümkündü…”
“Ayşe Hanım, bir dakikanız var mı?” diye seslendi genç meslektaşı, Deniz.
“Tabii. Ne oldu?”
“Şey, ne yapmalıyım bilemiyorum. Can bana evlenme teklif etti, ama kararsızım.”
Deniz yanına yDeniz’in gözlerindeki kararsızlığı görünce, Ayşe Hanım yıllar önce kendi yapamadığını yapmasını söyledi: “Sevdiğin adamı seç, yarım asır sonra pişman olma.”




