Bir zamanlar, rüya gibi bir hayatta, Ayşe Hanım derdi ki kader insanlara en beklemedikleri anda sürprizler sunarmış. Ama o gün başına gelecekleri asla tahmin edemezdi.
Eski bir apartmanın ince duvarları arasında, yeni taşınan komşuların sesleri yankılanıyordu. Kavgalar, fısıltılar, bebek ağlamaları… Altmış üç yaşındaki Ayşe Hanım için bu gürültü başlarda dayanılmazdı. Zamanla o sesler yüreğine işledi, neredeyse tanıdık bir nağmeye dönüştü.
İlk karşılaşma posta kutularının önünde oldu. Bebeğini kollarında tutmaya çalışan genç bir kadın, aynı anda mektupları karıştırıyordu. Ayşe Hanım dayanamadı, yaklaştı.
“Bırakın ben tutayım şu güzelliği,” dedi, bebeğe uzanan elleri titreyerek. “Siz mektuplara bakın.”
“Çok teşekkür ederim,” dedi kadın gülümseyerek. “Ben Emine. Bu da bizim Yiğit, daha dört aylık.”
“Ayşe,” diye karşılık verdi yaşlı kadın, bebeği kollarına alırken. “Aman Allah’ım, ne kadar da tatlı! Sanki bebek değil, nur topu.”
Yiğit birden sustu, sanki bu ellerin sıcaklığını tanıyordu. Emine şaşkınlıkla baktı:
“Siz büyü müsünüz? Evde durmaz, sürekli ağlar. Ama size gelince…”
“Tecrübe işte, yavrum,” dedi Ayşe Hanım iç çekerek. “İki evlat büyüttüm, torunlara baktım. Şimdi hepsi uzaklarda.”
O günden sonra Emine sık sık Ayşe Hanım’ın kapısını çalmaya başladı. Çorba tutmamıştı, Yiğit uyumuyordu, bazen de sadece konuşacak birini arıyordu. Ayşe Hanım her seferinde kapıyı açtı, çayını demledi.
“Ayşe Teyze,” dedi bir gün Emine, “Yiğit’e bir iki saat bakabilir misiniz? Doktora gitmem lazım da, çocukla beklemek zor.”
“Tabii ki, yavrum. Benimle kalsın. Zaten Yiğit’le aramız iyi, değil mi güzel oğlum?”
Zamanla bu istekler rutin oldu. Ayşe Hanım farkına varmadan Yiğit’e bağlanmıştı. Çocuk onu görünce ellerini uzatıyor, ilk kelimelerinden biri “anneanne” oldu. Emine gülüyordu: “Sizi gerçek anneannesi sanıyor!”
Emine’nin kocası Mehmet başlarda şüpheyle yaklaştı. Sessiz, içine kapanık bir adamdı. Uzun yol şoförüydü, eve yorgun ve asık suratla gelirdi.
“Niye bu kadar sık gidiyorsun o kadına?” diye söylenirdi. “Kendi başına düşünemiyor musun?”
“Mehmet, o çok iyi biri. Hem Yiğit’e bakıyor. Onsuz nasıl idare ederdim bilmiyorum.”
“İdare ederdik bir şekilde. Yabancıları ailemize sokmayalım.”
Ama kader başka türlü yazmıştı. Mehmet bir kaza geçirdi. Ağır değildi, sadece bacağı kırılmıştı ama iki ay işe gidemeyecekti. Para sıkıntısı başladı.
Emine, Mehmet, Yiğit ve iş arasında mekik dokuyordu. Yiğit annesinin gerginliğini hissedip huysuzlaşıyordu. Evde gergin bir hava esiyordu.
“Dayanamıyorum artık,” diye ağlayarak Ayşe Hanım’a koştu Emine. “Mehmet evde yatıyor, sinir küpü. Yiğit durmadan ağlıyor, para yok. Ne yapacağımı bilmiyorum.”
“Sakin ol, kızım,” dedi Ayşe Hanım onu kucaklayarak. “Her şey düzelecek. Yiğit’i bana bırak, sen iş aramaya devam et.”
“Ama size para veremeyeceğim ki…”
“Kim istedi senden para? Benim için bir neşe.”
Emine küçük bir dükkânda tezgâhtar olarak işe girdi. Maaş azdı ama en azından bir gelirleri olmuştu. Yiğit artık günlerini Ayşe Hanım’la geçiriyordu. Onu besliyor, parka götürüyor, masal okuyordu.
Mehmet başta mırıldansa da zamanla kabullendi. Özellikle oğlunun Ayşe Hanım’ı görünce nasıl sevindiğini gördüğünde.
“Garip,” diye mırıldandı kendi kendine. “Yabancı bir kadın, ama çocuk onu öz anneanneden çok seviyor.”
Asıl anneanne ise aynı şehirde yaşıyordu ama torunuyla pek ilgilenmiyordu. Yılda üç kez gelir, ucuz bir oyuncak bırakır, çabucak giderdi. Onun başka dertleri vardı.
“Size demedim mi çocuk yük olur diye?” diye azarlardı oğlunu. “Doğurdunuz, şimdi çekiyorsunuz. Önce düşünecektiniz.”
Ayşe Hanım bu sözleri duyduğunda başını salladı. İnsan kendi torununa nasıl böyle konuşurdu?
Zaman geçti. Yiğit büyüdü, yürümeye, uzun cümleler kurmaya başladı. Ayşe Hanım’a “anneanne” demekte ısrar ediyordu.
“Benim anneannem,” diyordu inatla, Ayşe Hanım’ın bacaklarına sarılarak.
“Bırak söylesin canım,” diye gülümsüyordu Ayşe Hanım. “Benim için bir onur.”
Mehmet iyileşip işe döndü. Ama Yiğit yine de Ayşe Hanım’ın yanına gidiyordu. Artık bu bir alışkanlık, hayatın bir parçası olmuştu.
Sorunlar sonradan başladı. Emine ikinci çocuğa hamile kaldı. Hamilelik zor geçiyordu. Ayşe Hanım Yiğit’e daha çok bakmaya başladı.
“Siz olmasanız ne yapardık?” diye iç çekti Emine. “Siz bizim gerçek annemiz gibi oldunuz.”
“Öyleyim zaten,” dedi Ayşe Hanım. “Siz de benim evlatlarım gibisiniz.”
Ama hayat hep güllük gülistanlık değildi. Bir akşam Ayşe Hanım’ın kapısı çalındı. Karşısında sert bakışlı, şık giyimli bir kadın duruyordu.
“Oğlumun komşusu siz misiniz?” diye ters bir sesle sordu.
“Buyrun, siz kimsiniz?”
“Mehmet’in annesi. NerimanNeriman bir süre Ayşe Hanım’a baktı, sonra aniden gözleri dolarak, “Siz onlara gerçek bir aile oldunuz, ben ise sadece kendi bencilliğimi düşündüm,” dedi ve o günden sonra o da bu sıcak yuvaya dahil oldu.




